İslam Şeriatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam Şeriatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2015 Pazar

ADALET SİSTEMİ


Eğer bir ülkenin adalet sistemi, o ülkeyi kuranların ve yönetenlerin ideolojik görüşlerine göre işliyorsa; o ülkenin adalet sisteminin yargılanması gerekir.


Eskiyi yıkmak için, ondan kalan doğru olan şeyleri de yıkmak ve yerine daha kötü ve çürüklerini getirmek; hem tarihe, hem de insanlığa yapılmış bir hakarettir.


Sen eğer sırf eskiye ait her şeyi yok edecem diye, doğru yanlış dinlemeden, bakmadan her şeyi adeta alt üst edercesine bir yok etme harekatına girişirsen; getirdiğin etiketi güzel olan yeni sistem, içine girdiğinde bir örümcek yuvası barındırır ve seni sonunda yine eskiye mahkum edecek bir hale getirir.

Kemal Tahir; ''Bu koca imparatorluk bizim elimizde ölmüştü.'' demişti.
Ama yeni devleti kuranlar ve yeni devleti kuranlara tapanlar; ''Biz kazandık, herkesi yendik'' demişlerdi. Halbuki bu işte bir terslik vardı. Herkesi yenen ve kazanan bir devlet, daha kendi boğazlarında bile asker bulunduramıyor ve tek kuruş para kazanamıyorsa ve Milli hudutlarında bulunan bütün petrol bölgelerini masa başında kaybediyorsa, bu işte iş vardı..


Bunun sonucunda bu ülkede iki tip insan oluştu;
1. Kazandıklarına ve bağımsız olduklarına inanan Kemalistler ve Atatürkçüler
2. Kaybettiklerine ve bağımsızlıklarının ellerinden alındığına inanan Osmanlıcılar

Diğer bütün alt gruplar, bölünen insanlar bu asıl iki grubun etrafında oluştu her zaman.

Yeni gelen sistem, eski sistemi öylesine yıktı ki, ona ait hiç ama hiçbir şey bırakmadı geriye. Adalet sistemi, anayasa sistemi, hukuk sistemi, devlet sistemi, eğitim sistemi, ekonomi sistemi, hatta halkın üzerine ne giyeceğine bile el atan, dinlemeleri gereken müzikleri bile belirleyen, ölçü birimlerinden alfabesine kadar her şeyi değiştiren bir sistem getirildi.


Bunların içinden adalet sistemini konuşalım sizinle bugün.

Biz kızımızın öldürülmesiyle ülke yeniden ayağa kalktı malumunuz. Öldürülen milyonlarca masumdan yalnızca bir tanesiydi bu kızımız. Milyonlarca candan bir candı Özgecan. İnsanlar sokaklara çıkıp adalet istediler. Adalet için bir şeyler yapmaya çalıştılar. Fakat işin ilginç tarafı, katil zaten yakalanmıştı. Bu da demek oluyordu ki katil, zaten adalet karşısına çıkarılacaktı.

Peki insanlar neden adalet istiyordu o zaman?
Taptıkları ve korudukları adalet sisteminin önüne çıkarılacak ve yargılanacak olan bu birkaç şerefsiz için, insanlar ''adalet'' diye neden bağırıyordu?


Cevabı çok basit.
İnsan doğasında, daha yaratılışından gelen bazı inançlar, duygular, güdüler ve refleksler vardır. Bunlardan bir tanesi de adalet refleksi, adalet duygusudur. Yani birisi size gelip de bir tokat atsa, ben de atacam diye tutturursunuz. Size yapılanın aynısını yapmak istersiniz. Çünkü sizin çektiğiniz acının aynısını çekmesini istersiniz.

Fakat bunun belirli bir kontrol dahilinde yapılması gerekir. Örneğin bir adam, gelip sizin kızınıza tecavüz eder ve işkence ederek öldürürse; siz de o adamın canını kendi elinizle almak istersiniz. Lakin bunu kendiniz yaparsanız, bu olay devam edebilir ve bir kan davasına dönüşebilir. Çünkü herkes, kendi oğlunu veya kızını öldüren insanı öldürmek isteyecektir. Bu işi ilk başlatan kişi, yani o kıza tecavüz eden ve onu öldüren kişinin; kan ve hak sahibi affetmediği takdirde öldürülmesi gerekir. Ama bunu yapan karşı taraftan biri olursa, diğer taraf da duygularına hakim olamayıp, oğullarını öldüren insanı öldürmek isterler. Ve kan gövdeyi götürür, nesillere uzanan bir kan davası başlar. Bu da adaleti değil, kaosu ve hukuksuzluğu getirir. Öldürülen bir can, binlerce canın alınmasına sebep olur.. Ve insanlar kendi adalet sistemlerini, hukukun da devletin de toplumun da üzerinde tutarlar.


İşte bu yüzden kısas hakkını uygulamak devlete aittir. Bunu devletin yapması, kaosu ve kan davasını önleyecektir. Aynı zamanda da adalet yerini bulmuş olacaktır. Kısasa kısas.. Böylece insanlar, başkalarına yaşatmak istedikleri veya yaşatmayı planladıkları acıları sonunda mutlaka kendileri de yaşayacağından, buna kalkışmazlar. İnsan öldürme olayları da azalır.

...

Eğer bir toplum, ayakkabılarını evlerinin hemen dışarısına, çalınacak korkusuyla koymaktan çekiniyorsa; kendilerini, evlerinin kapılarını hırsızlardan korkarak koca koca çelik kapılar yaptırmak zorunda hissediyorsa; dükkanlarında bir kamera sistemi olmayanlara deli gözüyle bakıyorsa; televizyonlarda ve gazetelerde istisnasız her ama her gün en az birkaç tane hırsızlık, yolsuzluk, gasp, darp ve dolandırıcılık haberi görüyorsa; o toplumun adalet sistemi çürümüş demektir.


Çünkü adalet sistemi gereken adaleti sağlamadığı için toplumdaki suç oranı bu derece artmıştır. Eğer adaleti uygulayacak makam olan devlet ve devletin uymakla yükümlü olduğu anayasa ve hukuk sistemi, hiçbir suçu önleyecek bir güç olamıyorsa; o ülkenin adalet sistemi çürümüş demektir.


Eğer bir ülkedeki hırsızlar, gaspçılar, darpçılar, dolandırıcılar, yolsuzlar, katiller ve tecavüzcüler ''girerim paşa paşa yatarım'' mantığını taşıyor ve her suç işlediklerinde kısa süreli hapis yatıp, çıktıklarında aynı suçları işlemeye devam ediyorlarsa; o ülkenin ve toplumun adalet sistemi çürümüş demektir.


Eğer bir ülkedeki bir tecavüzcü ve katil, bir kıza tecavüz edip, sonra onu öldürüyorsa ve hapse girip, öldürdüğü kızın anne babasının vergileriyle alınan yataklarda yatıyor, yemeklerini yiyor ve tüm imkanlarından faydalanıyorsa; o toplumun ve ülkenin adalet sistemi çökmüş demektir.


Eğer bir ülkedeki insanlar, akşamları sokağa çıkmaktan ve başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlarsa, bunun sebebi de her ama her yerde bir katilin, tecavüzcünün, darpçı ve gaspçının oluşuysa, o ülkede ve toplumda adalet sistemi çökmüş demektir.


Eğer bir ülkedeki yasalar bir ana babadan aldığı vergilerle kendi evlatlarının katillerini besliyorsa; o ülkede adalet sistemi insanlarla alay ediyor demektir. O ülkenin adalet sistemi, bu aşağılık katillerden ve tecavüzcülerden daha suçlu ve daha aşağılık demektir.


Çünkü o ülkenin adalet sistemi, suçlulara zerre kadar bir korku veremiyordur. Bilhassa onları ''insan hakları ve özgürlükler'' başlıklı mide bulandırıcı kalıplarla koruyordur. Yani adalet sistemi mağdurları, mazlumları ve masumları değil; suçluları koruyordur.


Eğer devlet tüm bu suçları caydıracak olan yasalara sahip olsaydı; bizler ayakkabılarımızı kapının dışında gönül rahatlığıyla bırakabilecek, dükkanlarımıza kameralar almak zorunda kalmayacak, soyulmayı önlemek için milyarlarca liramızı çelik kapılara harcamayacak, sokakta yürürken ''acaba gasp edilir miyim?'' diye bir korku yaşamayacak, cebimizde yüksek miktarda para varken ödümüz ağzımıza gelmeyecek, kızlarımıza tecavüz edilecek mi korkusuyla aklımıza mukayyet olmaya çalışmayacaktık.


Tıpkı geçmişimizde olduğu gibi.. Osmanlı zamanında insanlar her vakit namazını camide kılarlar ve camiye giderken dükkanlarının kapılarını kilitlemeye bile gerek duymazlardı. Çünkü hem yasalar toplumu ve insanı koruyor aynı zamanda suçluları korkutuyor ve caydırıyordu; hem de insanlar burada yakalanmasalar bile bir gün ''ahiret'' dedikleri yerde mutlaka sorgulanacaklarını bildikleri için buna tenezzül etmiyorlardı. Toplumun kendi içinde adalet duygusu vardı.


İşte bu batıdan getirilen çakma yeni sistem, eski sistemden çok daha iyi olduğu için getirilmedi. Bu ülkeyi kuranların batılıların yatma şekillerinden, yemek yeme şekillerinden tuvalete gitme şekillerine kadar her şeylerini alma sözleri ve batı karşısında inanılmaz bir aşağılık kompleksleri olduğu için getirildi. Eski olan her şeye, Osmanlı olan her şeye nefret vardı. Çünkü Osmanlı, günlük hayatıyla, giyim kuşamıyla ve en önemlisi de yasalarıyla İslamiyet demekti. Bunu tamamen silmek için batılıların tuvalete gitme şekilleri bile alındı. Binlerce yıl oturarak işeyen bu millet, artık ayakta işemeye başlamıştı.


Çünkü yeni devlet bir ideoloji ile kurulmuştu. Peki ideolojilerin en iğrenç yanlarından birisi nedir bilir misiniz? İdeolojiler, karşı oldukları şey doğruysa bile onu yanlış addederler. Doğru olduklarını bilseler bile yanlış olduğunu söylerler. Ve eğer bir şey karşı oldukları tarafta ise, onun doğru veya yanlışlığını asla ve kat'ha sorgulamazlar; direkt olarak yanlış olduğunu varsayıp karşı çıkarlar. İşte ideoloji tam da böyle bir şeydir. Gerçekle hayali, doğru ile yanlışı ayırt edememe durumudur. İnsanların gözlerinin önüne çekilmiş bir hırs perdesidir o.


Böylece cumhuriyet kurulurken, Osmanlı'ya ait ne varsa, doğru yanlış demeden sildiler, yok ettiler. Binlerce yıllık şöhretiyle var olan ''Türk Adaleti'', ''Osmanlı Adaleti'', ''İslam Adaleti'' gibi deyimlere ve inanışlara bile aldırış etmeden yaptılar bunu. Oğuz Kağan'dan bu yana var olan binlerce yıllık törelere, kanunlara ve adalet sistemine dair ne varsa birkaç yıl içinde çöpe atıldı. Artık binlerce yıllık birikimlerin ve tecrübelerin sonucu olan bir adalet ve hukuk sistemi; yerini yüz yıllık bir batı adalet sistemine bırakmıştı. Savaş meydanlarında bile yapılamayacak kadar hasar, masa başlarında verilmişti millete.


Lakin bu millet savaş meydanlarında olmaya ve ölmeye razıydı her zaman. Öleceklerse bile, kendi miraslarından, inançlarından, törelerinden ve her şeyden önemlisi imanlarından vazgeçmeden ölürlerdi. Onlar uğrunda ölürlerdi. Binlerce yıllık düşmanların adalet sisteminden tut, devlet şekillerine hatta ve hatta işeme şekillerine kadar her şeylerini alarak; kendi benliklerini dünya üzerinden silmek isteyenlerin başlarına geçeceklerini bilselerdi; inandıkları şeyler uğruna, kendi benlikleri uğruna savaşarak ölürlerdi.


Bugün batıdan ithal ettiğimiz bu çakma adalet sisteminde, bir suçlunun suçu ayan beyan ortada olsa dahi; aylarca süren tutukluluk süreçleri, dosyaların hazırlanması, mahkemelerden gün alınması, avukatlar tutulması, bunların savcılar ve mahkeme tarafından izlenmesi, dinlenmesi, sonra bir karar için aylarca bazen yıllarca beklenmesi derken, adalet ya çıkmaz ayın son çarşambası gelir, ya da asla gelmez. Bu da, adaletin bu sistemde bir ütopya olduğu anlamına gelir. Bir suçun işlenmesinden sonra, hüküm vermek için aradan bu kadar zaman geçmesi bu sistemin ne derece kör ve topal olduğunu gösterir.


Öyle ki, insanlar çoğu zaman bir suça maruz kaldıklarında, tüm bu teferruatlarla, zaman aşımlarıyla, avukatlar ve mahkemelerin aptal ve saçma salak işleriyle uğraşmamak uğruna konuyu asla yargıya taşımıyorlar bile. İnsanlar ''amaan şimdi şu kadarcık şey için beni aylarca uğraştıracaklar, bi sürü iş açacaklar başıma'' diyerek adalete başvurmayı bile düşünmüyor; çünkü bu adalet sistemine olan güven işte bu kadar düşük.


Küçükken ben ve arkadaşımın telefonunu çalmışlardı. Ufak tefek bir şeyiz o zaman. Önümüze tam da sokakta hiç kimsenin olmadığı sırada iki tane izmandut gibi herif çıkmıştı ve çeşitli dalaverelerle telefonlarımızı almışlardı. Anlamıştık aslında daha ilk saniyede bu heriflerin yan kesici olduklarını ama, bizim boyumuz 1 metreydi daha; adamlar da eski Beşiktaşlı Ailton tarzı tiplerdi.


Olaydan sonra hemen 15 dakika uzağımızdaki polis karakoluna gittik. Tabi polis karakoluna 15 dakika uzaklıkta bir yerde bu yan kesiciliğin olması da ayrı bir komedi.. Telefonlarımızın çalındığı söyledik polis amcalara. ''Biz acıların çocuğuyuz ve teyefonlayımız çalındı amca'' dedik. Velilerimizi çağırmamızı gerektiğini söylediler.

Biz de öyle yaptık.
Ondan sonra gerekli işlemlerin yapılacağı söylendi bize.
Aradan aylaaaarrr geçti ve karakola çağrıldık. Meğer baro bize bir avukat tayin etmiş. Allah razı olsun. Yalnız o avukat nasıl bir avukattıysa artık, adamın suratını yalnızca bir kere karakolun bahçesinde gördüm. Aradan bir sene kadar geçti yine, karakoldan aradılar ve ''hala arıyoruz, şu dosyalar, şu makamlardan gelen incikler cıncıklar....'' falan filan diye gevelediler. Ve aradan birkaç sene daha geçti, bize yine bazı telefonlar ve kağıtlar gelmeye devam etti. Biz de sonunda ''Allah rızası için, o telefonu bulun, sizin olsun. Ya da hiç aramayın artık, gözünüzü seveyim yeter.'' dedik. Telefonu çalanlar onları satalı, parasını yiyeli, sonra onun üzerine birkaç bin tane daha hırsızlık yapalı yıllar olmuş, hala daha kıçıkırık bir telefon için adalet sisteminin çarklılıların dönmesi bekleniyor.


İşte bu yüzden birçok insan artık böyle şeyler için adalet sistemine baş vurmayı akıllarına bile getirmiyor. Lakin insanların güvensizliği yalnızca küçük suçlarda değil, büyük suçlarda da aynı güvensizlik, daha büyümüş bir hal alıyor. Çünkü parası olanın asla mahkum olmayacağı düşüncesi, parası olan kişilerin mutlaka işin içinden çıkacağı gerçeği insanların yine bu sisteme olan güvensizlik sebebi.


Bir avukat tutmanın çok para gerektirdiği, iyi avukat tutmanın ise birçok kişiye bir servete mal olduğu, bu yüzden maddi gücü buna yetmeyen insanların asla bu tür avukatlar tutamadığı bir sistem bu. Hatta birisine dava açmak isterseniz bile sizden para isteyen bir adalet sistemi. Adaleti sağlamanızı isterken bile sizden para isteyen bir sistem, elbette paranın sahiplerinin elinde oyuncak olacaktır. Ve paranın sahiplerine asla dokunamayacaktır.

Hatta şöyle bir örnek vereyim; Cem Garipoğlu, daha vahşice bir cinayetin zanlısı idi. Münevver Karabalut'a önce tecavüz etmiş, sonra da onu parçalara ayırmıştı. Bunu da önceden planlamıştı. Bu işi yapmadan önce bir testere ve koca koca bavul ve torbalar almıştı. Bir süre sonra da yakalanmıştı ve bugün ''Özgecan için içimiz yanıyor. Bunun hesabı sorulacak'' diye timsah gözyaşları satan barolar başkanı Metin Feyzioğlu bu cani herifin avukatlığını yapmıştı.


Bu gibi canileri savunmakta usta olduğuna göre, baro başkanı Metin Feyzioğlu'nun Özgecan'ın katilini de savunması gerekmez miydi? Ya da o adamın da savunulmaya hakkı olduğunu falan. Peki aradaki fark ne? Ben söyleyeyim; Para.

Eğer Özgecan'ın katili de Cem Garipoğlu kadar zengin olsaydı, onu da savunacak milyonlarca Metin Feyzioğlu çıkacaktı. Fakat adam parasız bir minibüs şoförü...



Bu yüzden hapislerin %95'i fakir suçlularla doludur. Çünkü zenginler adalet sisteminin üzerindedir. Ve bunu da herkes bilir. Belgeler hazırlanır, ya da var olan belgeler yok edilir, polisler, savcılar ve hakimler satın alınır ve ensesi ile cebi kalın olanlar için istenilen karar çıkarılır. Bir zenginin hüküm giymesi çok zordur. Anca ülke çapında çok yankı bulan bir suç işlenir o zaman.. Cem Garipoğlu'nu hatırlayın. Özgecan'dan çok daha vahşi şekilde öldürülmüştü Münevver Karabulut. Tecavüze uğrayıp, vücudunun her parçası farklı çöp kovalarına atılmıştı. Aradan aylar geçmiş, ülke gündemini çok uzun süre meşgul etmiş ve ardından şaibeli bir şekilde yakalanmıştı. O zaman da Münevver Karabulut için onlarca eylem, gösteri düzenlenmişti. İnsanlar sokaklara çıkıp eylemler yapmışlardı. Sosyal medyadan bu olaya tepki yağıyordu. Ama sonra ne oldu? Aradan geçen yıllar boyunca her gün ama her gün bir başka cinayet, bir başka tecavüz haberi duyduk..


Çünkü insanlar sokaklara çıkarak yalnızca kendi nefislerini, egolarını ve kibirlerini tatmin ediyorlar. Bu yapılanlar kibir ve ego tatmininden asla başka bir şey değil. Çünkü bu insanlar, sokaklarda bu tür eylemler yaparak, kendilerini olaylar karşısında susmadıklarına ve ellerinden geleni yaptıklarına inanıyorlar. Ama yapmadıkları ise çok açık. Çünkü sokağa çıkarak tepki göstermeleri ne dün, ne de bugün hiçbir tecavüzü ve katli engellemedi. Yarın da engellemeyecek. En tipik örneğini geçenlerde yaşadık.


İnsanlar eğer gerçekten bir şeyler yapmak istiyorlarsa, adalet sisteminin değişmesini istemek zorundalar. Bunu talep etmek, bunun için eylemler yapmak zorundalar. Çünkü ancak o zaman işe yarayacak bir şeyler yapmış olurlar. Fakat, işin trajikomik tarafı şudur ki; bu sokağa çıkan insanlar, bu sistemin değişmesine karşı çıkan insanlarla aynı kişiler...


Devrim yasaları, Atatürk ilke ve inkılapları ve laiklik adı altında yapılan bu yasa sistemini koruyan ve değişmesine doksan yıldır karşı çıkan insanlar; bugün sokakta ''adalet'' için gösteriler, eylemler yapan insanlarla aynı kişiler.. Komik di mi..


Geçen gün yabancı bir arkadaşımla konuşuyorduk bu konuyu. Tam biz sohbet ederken yakınımızda bir grup ''Özgecan için adalet eylemi'' yapıyordu. Ben de ona dönüp dedim ki; ''Bu asla işe yaramaz. Yaramadı ve yaramayacak da.'' Arkadaşım dediğim kişi de 52 yaşında haa. Beyaz bir Güney Afrikalı. Zamanında kendisi de bu tür eylemlere katıldığı için bana; ''biz ırkçılık için ayaklandık ve yaptığımız şey işe yaradı, sonunda devletten bir nebze de olsa ırkçılığı uzaklaştırdık'' dedi. ''İnsanlar hükumetleri bu tür eylemlerle bir yasa çıkarmaya zorlayabilir'' diye de ekledi.


Fakat ben; ''Güzel diyosun. Şuan dışarıda gördüğün insanlar, var olan adalet sistemini değiştirmemize engel olanlar ve bu adalet sistemini koruyan insanlar'' deyince; ''Hoouu crap! What the hell are you talkin about man!! That's bulshit!'' diye bir ifadeye büründü. Ve çok mantıklı bir soru sordu;

''Öyleyse bu insanlar neden eylem yapıyor?''

...

Padişah yargılayan ve padişaha hüküm giydiren bir adalet sisteminden; parası olanın yargılanmadığı, yargılansa da hüküm giymediği bir adalet sistemine...

Bir fakir ile bir zenginin davasında, zengin insanların kadıların önüne çıkmak istemedikleri; çünkü orada bu fakir adamla aynı statüye sahip olacağı ve hüküm giyebileceği korkusuyla, olayı kendi içlerinde halletmeyi tercih eden bir toplum ve adalet sisteminden; zengin olanın parasıyla avukatlar tuttuğu, fakirlerin ise asla zenginlerle mahkeme salonlarında boy ölçüşmeye bile kalkışamadığı bir adalet sistemine...


İşte bunlar, sırf ideolojileri nedeniyle İslam hukukuna karşı çıkan insanlar. Karşı taraftaki şey doğru olsa dahi, onun doğruluğu yerine; yanlışı isteyen insanlar..

Ondan sonra;

''Kahrolsun padişahları ve en zenginleri bile yargılayan ve hüküm giydiren adalet sistemi...!!!!''  ;

''Yaşasın bir kıza tecavüz edip, onu parçalara ayırıp, yakıp öldüren ama ana babasının vergisiyle onu besleyen, zenginlerin asla kaybetmediği, bir davanın yıllar sürdüğü ve 20-30 zengin iş adamının 7-8 yaşlarındaki bir kıza tek tek tecavüz edip, hakimin ''kızın rızası var'' diyerek kimseye hüküm vermediği adalet sistemi...''


Ama insanların içleri rahat. Çünkü eylem yapabiliyorlar. Sokaklara çıkıp, kıçlarını başlarını açıp bu tür vahşice katliamlara karşı durduklarını ve çözüm istediklerini haykırmak için dans edebildikleri sürece, insanların içleri hep rahat kalacak..

16 Kasım 2014 Pazar

SEKÜLERİZM


Selamın aleyküm.

Çağımızın en büyük fikir dayatmalarından bir tanesi, hatta belki de en büyüğü olan Sekülerizm, ya da diğer adıyla Laiklik meselesini konuşalım sizinle gelin.

Modern anlamda yaklaşık 150-200 yıllık bir tarihi olan materyalizm, imparatorlukların bilhassa da Son İmparatorluk'un yıkılmasıyla yeni bir dünya düzeni olarak kabul edildi. Bundan önceki insanlık tarihinin hiçbir evresinde görülmedik şekilde, devletler tamamen dinlerden uzaklaştırıldı ve seküler hale getirildi. Bu yeni dünya düzeninin, Amerikan Dolarındaki ismini hatırlarsak Novus Ordo Seclorum'du, ki bu da Çağların Yeni Düzeni, Yeni Seküler Düzen demekti.


Yıktıkları çağda yalnızca imparatorlukları değil, din anlayışına dayalı devlet anlayışını da ortadan kaldırdılar. Bunun sonucu olarak da tarihte ilk defa dünya üzerinde seküler yani laik devletler ortaya çıktı. Din anlayışını devletlerden uzaklaştırıp, yalnızca insanların bireysel olarak yaşayacakları inanç sistemleri haline getirdiler. Sistemin adında olduğu gibi, kurulan bu yeni düzen artık tamamen dinlerin devre dışı kaldığı ve materyalist sistemin benimsendiği bir düzen halini aldı.


Bunu yaparken de dünyaya ''Bugüne kadar savaşların hepsi dinler yüzünden meydana geldi, bu yeni çağda ise artık dinler olmayacak, dine dayalı devletler olmayacak, bu da dünyaya barış ve huzur getirecek'' dediler. Fakat geride bıraktığımız bu yüzyıl bizlere savaşların bitmediğini, bilakis arttığını ve buna ek olarak da tek kutuplu savaşlar halini aldığını gösterdi. Güç sahibi batılı devletler, bütün dünyayı istedikleri şekilde sömürdü, istedikleri şekilde kan döktü bu yüzyılda. Karşılarında ise onlara karşı savaşabilecek güçte devletler olmadı hiç.


Bu da bize gösterdi ki, mesele dinler değil; insanlardır. Yeryüzünde hiçbir din olmasaydı, insanlar yine savaşırdı. Çünkü sorun dinlerde değil, insanlardadır. İnsanların savaşması için dinlere ihtiyaçları yoktur, zira gördüğümüz gibi bu seküler yüzyılda da savaşlar ve katliamlar asla bitmedi. Materyalizm ve ateizm dünyaya hakim oldu; dünya hiç olmadığı kadar bir sömürü düzeni yaşadı. Halbuki sistemin sahipleri, bu sistemi dünyaya kabul ettirirken dinlere bağlı savaşların biteceği vaadinde bulunmuşlardı. Öyle olmadığını hep birlikte tecrübe ettik. Tabi bizim ülkemizde hala ''kurtuluş laikliktedir!!!!!'' diyen bu batılı efendilerin köleleri hala yaşamakta. Onlar aslında karşı olduklarını sandıkları şeyin bir ürünü olduklarının ve yine karşı olduklarını sandıkları o sistemi koruduklarının farkında olmayan, beyni hipnoz edilmiş bir güruhtur.


''Sekülerizm ne gibi bir fayda getirdi yeni dünya düzeninin sahiplerine?'' diye sorarsanız eğer şöyle sıralayabiliriz;

1. Bir sömürge yüzyılına girildi. Neredeyse bütün sömürge toprakları da İslam coğrafyasında bulunuyordu. Petrol, altın, fildişi, kauçuk, elmas, doğal gaz, uyuşturucu tarlaları... Bu yüzden önce İslam Devleti'ni yıktılar. Hemen ardından da İslam Birliği olan Hilafeti ortadan kaldırdılar. Devamında ulus devletler kurdular. Kurulan her bir ulus devleti vahşi bir milliyetçilik temeline oturttular. Sömürdükleri her ulusa, birer kurtuluş savaşı verdiler ve sömürgecilerden kurtulduklarına inandırdılar. Bu hareketin sonucunda ulus devletlerin başına geçen her lider, milliyetçilik ve laikliğin kendilerini kurtuluşa ulaştırdığına insanları inandırdılar.


Bunun yanında da dine dayalı devletlerin artık eski çağda kaldığını söylediler. Yeni çağda dinlere yer olmadığını, bunun yerine bilimin benimsenmesi gerektiği fikrini aşıladılar. Bunun sonucunda ise bir dine mensup olanlar kendilerini ''gerici, geri kafalı, çağa ayak uyduramayan'' diye adlandırılmış buldular.


I. Dünya Savaşı sonrasında tüm uluslararası hukuklar çiğnenerek, Filistin toprakları üzerine bir Yahudi Devleti kuruldu. Fakat bu Yahudi Devleti öyle bir yere kuruldu ki, tüm çevresi tamamıyla Müslüman ülkelerle kaplıydı. Türkiye, Suriye, Irak, İran, Ürdün, Suudi Arabistan, Lübnan, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Pakistan, Katar, Yemen, Umman gibi ülkeler İsrail'i tamamen kuşatmışlardı.


Ve şu bal gibi açık ve aşikardı ki, İsrail topraklarını büyütmeye ve Müslüman katliamı yapmaya başlarsa İslami kurallarla yönetilen ülkeler buna asla izin vermezlerdi. İşte tam da bu yüzden bu yeni çağın düzeni ''Seküler'' olmalıydı.


Böylece Müslümanlar İslami kurallarla değil, seküler kurallarla yönetilecek ve İsrail de bölgede kendi hakimiyetini gün geçtikçe güçlendirecekti.

İslam Birliği fikri unutturuldu. Yerine milliyetçilik fikri sokuldu. Çünkü milliyetçilik fikri olduğu sürece Müslüman ülkeler arasında bir birleşme asla olamayacaktı.


Bölgedeki tüm liderleri de kendileri atadılar elbette. Her bir lider, bir kurtuluş sembolü oldu. Sömürgecilere karşı kendi halkını kurtaran bir kahraman figürü oluşturdular bütün sömürge coğrafyasında. O liderler ne yaptıysa, halk tarafından kabullenildi ve korundu. Ne kadar korundu diye sorarsanız eğer, dünyaya bir kez daha bakmanızı tavsiye ederim. Zira kurulan düzen o kadar sağlam kuruldu ki, bölge hala İngilizlerin çizdiği haritalarla idare edilmekte.


2. Seküler düzenin bir diğer avantajı da; tüm dünya ateizm ve materyalizm furyasına kapılmış ve dindar insanların geri kafalı sayılmaya başlanmışken, düzeni kuranlar kendi dinlerini çok daha rahat şekilde yaşayabildiler.

Din, eski kafalı ve cahil insanların inandığı bir fikir olarak lanse edildi. Bütün ünlüler, okumuş adamlar, bilim adamları ve zenginler özellikle ateist ve materyalist insanlar arasından seçildi. Okullar materyalist ve ateist sisteme göre dizayn edildi. Böylece elitlerin bir dine mensup olmadığı, bu gibi şeylerle asla uğraşmadıkları fikri uyandırıldı.


Bu yüzden bugün televizyonda ve orada burada okumuş edalarıyla kendilerini ortaya atan adamların hiçbiri koskoca Amerikan başkanlarının, dünyanın en zengin ailelerinin şeytansı dini inançlara sahip olduğuna inanmaz. Bu yeni çağın, aslında birilerinin hastalıklı dinsel inançları doğrultusunda şekillendirildiğini bilmez. Böylece de bu inanca sahip olan insanlar, dünyada materyalist ve ateist bir toplum yapısı olduğu için, kimsenin böyle şeylere inanmayacağını bilerek çok daha kolay bir şekilde yaparlar işlerini.


Bu yüzyıla sekülerizmi kendileri dikte ettiler. Seküler yani laik devletler, devlet adamları ve bilim adamları yetiştirdiler ve bunları pazarladılar. Ve işin tuhaf yanı şudur ki, 21 Aralık 2012'de girdiğimiz bir diğer yeni çağdan itibaren, materyalizm ve ateizmi yine kendileri çökertecekler. Çünkü 21 Aralık 2012 tarihinden itibaren girilen bu yeni çağ, artık materyalist değil; bilakis olağanüstü şeylerin normalleştiği bir çağ olacak.


Bu dönemde çıkan film ve dizilere dikkat edin, çok büyük çoğunluğu doğaüstü ve olağanüstü konuları işleyen filmler ve diziler olacak. Bu dünyanın asla maddeye bağlı, kurallara bağlı materyalist bir dünya olmadığı fikri insanlara aşılanacak. Taki artık insanlar tarafından bu olağanüstü şeyler tamamıyla normal karşılanıncaya kadar..


Örnek verecek olursak, geçenlerde Lucy diye bir filme gitmiştim arkadaşımla. Filmin konusu; insan beyninin yüzde yüzünü kullanarak yapabilecekleri. Tıpkı Matrix'deki Neo'nun olduğu gibi, Lucy de beynini normal insanlardan daha yüksek seviyede kullanmaya başlıyor. Böylece de cisimleri yalnızca beyin gücüyle uçurabiliyor, kurşunları durdurabiliyor falan. Tabi filmin sonunda da artık beyninin yüzde yüzünü kullanıyor ve yok oluyor; ''ben her yerdeyim, her şeydeyim'' diye bir mesajla da bitiriyorlar filmi. Sonunda insanı ''tanrı'' seviyesine getiriyorlar yani.


Bu tür film ve dizilere dikkat edin, zira önümüzdeki yüzyıl boyunca en popüler konu olacak ve yüzlerce dizi ve film çekilecek bu konuda. ''Secret'' isimli kitapların ve ''Kuantum Düşünce'' yöntemlerinin çok fazla medyada yer bulması da tamamıyla aynı sebeptendir. ''Düşünerek yapabilirsiniz, beyin gücünüzü evrene göndererek birçok şeyi başarabilirsiniz'' mesajı önümüzdeki günlerde çok daha popüler olacak.


Yani yine bir dünya düzeni kurmak için yapılan adımlar bunlar. Tıpkı bundan önce materyalizmi insanlara pazarladıkları gibi, bundan sonra da olağanüstülükleri pazarlayacaklar. Dünyanın ve insanlığın, fizik kurallarına bağlı bir dünyaya mahkum olmadığını anlatacaklar. Bu kapsamda filmler, diziler ve kitapların yanı sıra, ilüzyonistler çoğalacak. Televizyon programlarına bu fikri savunan adamlar çıkartılacak. Ve bu kez de materyalist insanlar geri kafalı olarak adlandırılacak.

Neyse.
Sekülerizme geri dönelim.

Bizim dilimizde daha çok laiklik adıyla bilinir sekülerizm. Fakat sorsan laiklik ne demek onu bile bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hatta bazıları laikliğin sekülerizm ile aynı şey olduğunu dahi bilmez; bazıları ise buna karşı çıkar. Buna karşı çıkanların büyük çoğunluğu Müslüman olduğunu sanan laikçilerdir çünkü.

Laiklik kelimesini İngilizceye bir çevirin isterseniz, bakın ne çıkıyor karşınıza;


Diğer kelime çevirilerine de bakın isterseniz; Dünyevilik, Dünya İşleriyle İlgilenme..
Kısacası materyalizm. Devletin dinsiz olması.


Yalnız, bu ülkedeki laikliği farklı açılardan ele almak lazım.
Biraz mantık yapacaz şimdi.


Önce etimolojisine bir bakalım; Link
Sonra da Türkiye'de ve İslam'da laiklik ne demektir ona bakalım.


Cumhuriyet ile başlayalım.
Bildiğiniz gibi anayasanın ikinci maddesi, Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğunu söyler. Dördüncü madde ise, ilk maddenin değişemeyeceğini, hatta değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirtir.


Gelin bu maddeleri birlikte inceleyelim şimdi.

Laiklik, okullarda bizlere yıllarca kafamıza çakılırcasına öğretilen Atatürk ilkelerinden bir tanesi. Yine okulda öğrendiğimiz kadarıyla ''din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması''. Yani din ile devlet kurumları, birbirlerinden ayrı kurumlardır ve birbirleri üzerinde tasarruf etme hakkına sahip değillerdir. Din, devlete yasa yapma veya herhangi bir konuda baskı yapamaz; devlet de dine.

Öyleyse kemerlerimizi takalım.


Ve şöyle birkaç soruyla başlayalım;

Madem din ve devlet kurumları birbirleri üzerinde tasarruf edemezler, birbirlerinden ayrıdırlar, birbirlerine karışamazlar, bu ülkedeki devlet nasıl oldu da bir din meselesi olan ezanı Türkçe'ye çevirdi?

Nasıl oluyor da bu ülkedeki camilerin imamlarını ve müezzinlerini devlet atıyor?

Nasıl oldu da devlet Kur'an'ı Türkçeye çevirtip, aslını 1950 yılına kadar yasakladı?

Nasıl oldu da ülkedeki cami arsaları ve camiler satıldı, camilere müdahale edildi?

Bu ülkede imamlar devlet memuru mu, değil mi?

E peki bu nasıl laiklik?


Demek ki, okulda başımıza çakıla çakıla anlatılan, bize dayatılan her şeye inanmayacağız. Bu ülke hiçbir zaman laik olmadı. Her zaman dine müdahale etti. Ezanına müdahale etti, Kur'an'ına müdahale etti, camisine müdahale etti, din adamına müdahale etti, din eğitimine müdahale etti. Hani laiklikte din ve devlet iki ayrı kurumdu ve birbirlerine karışamazlardı? Nasıl oluyor da devlet dine sürekli müdahale ediyor?

Dine müdahale eden devlet laik değildir.
Hakeza din devlete müdahale etmek istese, dine uygun bir yasa çıkaralım dense bütün devlet kurumları ve laikçiler ayağa kalkar bu ülkede. Fakat devlet dine karışırken, kimsenin gıkı çıkmaz. Bizdeki laik kesimden de bir tane ciğer sahibi, vicdan ya da akıl sahibi çıkmaz ki; ''Ulan biz laik devletten yanayız, adamların dinine devlet karışamaz'' desin. Eğer gerçekten laikliği savunuyorsan, bunu demek zorundasın, zira bunun icabı budur. Ama kimse kendini kandırmasın lütfen, ne bu devlet, ne de kendisini laik olarak tanıtan bu insanların amacı gerçekten laiklik falan değil, İslam'a ve Müslümanlara düşmanlık etmek ve onların bu ülkede hiçbir hakka sahip olmamalarını istemektir.


Yıllardır bu cumhuriyet laik olduğu konusunda bütün yurttaşlarını kandırdı. Çünkü laiklik kuralları çiğnendi. Devlet, dine müdahale etti. Din adamlarını kendi bünyesine aldı. Din eğitimini ve camileri kendi bünyesinde eritti. İnsanların inandıkları dinin dilinde eğitim görmelerini, hatta inandıklarını dinin alfabesini bile yasakladı. Demek ki Türkiye asla laik olmadı; dinin karşısında oldu.


Laik arkadaşım, ''Türkiye laiktir, laik kalacak'' diye bi taraflarını yırtan ciğersiz arkadaşım, üzgünüm, kusura bakma ama kıçından uydurduğun elemente inanıyorsun. Cahiliye döneminde olduğu gibi, kendine bir put yapmışsın ve ona tapıyorsun. Başka da bir boka derman olabildiğin yok zaten. Hayatını meydanlarda çığırtganlık yaparak geçirmeyi kendine hayat felsefesi edinmiş, ama konuşmaya kalksan iki kelimeyi yan yana getiremeyecek olan embesil bir zavallısın hepsi o.


Ayrıca aklıma gelmişken sormadan edemeyeceğim;
Bu laik, İslam düşmanı tayfadan olan arkadaşım; bütün düşünce ve fikirlerinin, yeni dünya düzenini kuran adamların çizdiği planlar doğrultusunda olduğunu hiç fark ettin mi?

Yani ulus devlet planı kurdular, sen ulus devletçi oldun.
Milliyetçiliği yaydılar, sen milliyetçi oldun.
Materyalizmi yaydılar, sen materyalist oldun.
Sekülerizmi yaydılar, sen laik oldun.

Bana çağa uydurmak ve çağın hevasına ve modasına kapılmak dışında yaptığın veya inandığın bir şey varsa onu söyle. Ama yoksa, lütfen ayak altında dolaşma.


Neyse, devam edelim.
Buraya kadar olan bölümden anladık ki, sekülerizm yani laiklik denilen şey bizzat yeni dünya düzeninin bir parçasıdır, planıdır, aracıdır. Ayrıca bunun yanında bizlere laik devlet diye yutturulan bu cumhuriyet, dinin karşısında olmuş ve her zaman dine müdahale etmiştir.


Gelelim laikliğin İslam ile olan ilişkisine..

Devlet işlerinde ve yapılan kanunlarda, dinin referans alınmaması temel noktadır laiklikte. Yani din, devlet ve de dolayısıyla halkın, toplumun, insanların üzerinde herhangi bir yasa yapma ve hüküm verme yetkisine sahip değildir. Laik devletlerde din, yalnızca bireysel ibadet ve fikirler bazında kalır. İşte tam da bu yüzden laiklik, İslam ile taban tabana zıttır.


Çünkü İslam, bireysel bir ibadet dini değil; toplumun her anını, her bir hareketini ve kararlarını etkileyen, kapsayan bir dindir. Kur'an-ı Kerim ise İslam dininin anayasasıdır. Ve eğer bir anayasa varsa, buna uyulması için vardır.


Örneğin; Kur'an'da miras kanunu vardır. Mirasın nasıl paylaşılması gerektiği açık, net ve ayrıntılı şekillerde defalarca zikredilir Kur'an'da.

( Kur'an'da Miras Kanunları )


Fakat laik devlet, tamamıyla insan ürünü olan ve İsviçre anayasasına dayanan kanunlara sahip olduğu için, Kur'an hükümlerini ve kanunlarını tanımaz. Yani Kur'an; ''Erkeğe iki, kadına bir'' derken, laik devlet bunu tanımaz ''ikisine de bir'' der.


Sonra Kur'an'da toplum nizamı için konulan yasalardan birinde; ''Hırsızlık yapanın elini kesin'' der (Maide,38). Fakat laik devlet; ''Hırsızlık yapana hapis cezası'' der.


İslam Hukukunda nikahta iki erkek veya bir erkek iki kadın olması gerekir, ve bu şahitlerin Müslüman olması lazımdır. Laik düzende ise Müslümanlık değil, TC vatandaşı olma şartı vardır.

İslam Hukukunda erkeğin dört kadın alma hakkı vardır, laik düzende ise bir kadından fazlasıyla evlenilmez.

(Kur'an'da Evlilik Kanunları)


Ve bunun gibi birçok yasa, birçok kanun İslam anayasası olan Kur'an ile, laik anayasanın taban tabana çakıştığını gösterir. Yani Allah ''şunu yap!'' diye emrederken, laik sistemin insanları ''hayır biz bu şekilde yapacağız!'' demekte. Cahiller ve kıt kafalılar için olayı saatlerce uzatabiliriz aslında ama, okuyucularımın ekserisinin akıl ve izan sahibi olduklarını biliyor ve şu ayetle kısaltıyorum;

''Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.'' Maide,44


Allah'ın indirdiği kanun ve hükümler ile hükmetmeyenler, Allah indinde kafirlerin ta kendileridir. Şöyle bir mantıklı düşünürsek eğer; sen insan eliyle yapılan kanunları, Allah'ın indirdiği kanunlara tercih ediyorsan, bunun adı şirk'tir. Eğer Allah bu kanunlara uymamızı istemeseydi, neden bu kanunları indirdi?


Çok açık bir şekilde kulu, Allah'a tercih etmektir bu. Zira sekülerizm kelimesinin diğer anlamı da dünyevilik demektir, unutmayın. Din devlete karışamaz demek, Allah devlete karışamaz demektir. Allah'ın indirdiği anayasadaki kanunlar yerine, İsviçreli birkaç aciz insanın yaptığı yasaları kabul etmek, kulu Allah'a tercih etmek, Allah'ı değil kulu dinlemektir.

Tam da bu sebepler yüzünden laiklik, sekülerizm tamamıyla ve tam anlamıyla İslam'a zıttır. Küfür düzenidir. Ve bu düzen baştan aşağıya tamamıyla şirkle doludur, şirkle kaplıdır. Çünkü tek şiarı devletin üzerinde hiçbir otoritenin olmamasıdır. İslam'da ise tek otorite Allah'dır.


İslam'da egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil; egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır.
Müslüman devlette vekiller Allah ve Kur'an üzerine yemin eder, laik devletimizde ise Atatürk ilke ve inkılapları üzerine yemin edilir. Şahitlik sırasında Avrupa ve Amerika ülkelerinde İncil üzerine yemin edilirken, bizde Kur'an üzerine yemin edilmez. Kur'an bulundurulması dahi suçtur.


Ama size daha komik olanını söyleyeyim mi?
Bu düzenin efendileri tarafından yetiştirilen ve piyasaya sürülen hoca kılıklı şarlatanlardan biri olan Yaşar Nuri Öztürk; ''Laiklik Allah'ın emridir'' der. Link


Bu yüzdendir ki bu ve bu gibi adamlar televizyon kanallarının vitrinlerinden asla inmezler. Çünkü arkalarında sıkı destekçileri vardır.

Fethullah Gülen de; ''Laiklik Allah'ın bir nimetidir.'' der.
Nasıl bir hipnoz ile karşı karşıya olduğumuzu farketmişsinizdir artık umarım.


E şimdi şöyle bir bakıyorsun, Allah'ın izin verdiğine laik devlet sistemi izin vermiyor; Allah'ın yasakladığını laik devlet sistemi özgür bırakıyor, napacaz biz şimdi?

Şimdi Müslüman olmayanlara burada bir sözüm yok, onlar kendileri için ideal olanı seçiyorlar elbetteki. Lakin Müslümanlar? Onlar nasıl bu sistemi kabullenirler? Nasıl olur da Allah'ın kanunlarını bırakıp da, Allah'ın yarattıklarının kanunlarına tamah ederler, boyun eğerler? Kula kul olmak, işte tam anlamıyla budur.


Müslümana bir soru daha yönelteceğim şimdi;
İslam şeriatının lağvedilip, yerine İsviçre kanunlarının alındığı bir ülke bir Müslüman ülkesi olabilir mi? Müslümanlar özgürlüklerini kazanmış mıdır, yoksa bilakis kaybetmişler midir?

Şunu unutmayın;
Her nerede Müslüman bir çoğunluk varsa ve bu Müslüman halk Allah'ın kuralları ile yönetilmiyorsa, orada Müslümanlar özgür değil, köle edilmişlerdir. Orada Müslümanların özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Muhalefet etmek için ağzını her açtığında ''bu vatan böyle kurtuldu'' gibi cümleler sarf eden geri kafalı yobazlar, bu vatan uğrunda savaşanların ''Allah Allah'' diyerek savaştıklarını, hilafeti ve İslam'ı korumak uğruna savaştıklarını, dinlerini yaşayabilmek için savaştıklarını ve öldüklerini asla ağızlarına almazlar. Daha doğrusu alamazlar.


Türbanlıların ve sakallıların devlet dairelerine yıllarca alınmadığı bir ülkede Müslümanlar özgürlükten bahsedebilir mi? Allah'ın emrettiğini yasaklayan bir devlet, Müslümanların devleti olabilir mi? Allah'ın emrettiğini yaptıkları için hapse atılanların olduğu bir ülkede, Müslümanlar köle değil de nedir?


Müslüman siyasetle uğraşmaz dediler bizlere yıllarca. Bizi böyle uyuttular ve uyuşturdular. Çünkü Müslümanların devlete karışmasını istemediler. Lakin Müslüman siyasete karışmaz demek, aynı şekilde Allah siyasete karışmaz demektir. Allah her şeye karışır. Din her şeye karışır. Karışmaz diyen ise bu dinin mensubu olamaz. ''Müslümanım ama laiğim'' diyen arkadaşlar, mezara girdiklerinde Müslüman olmadıkları sürpriziyle karşı karşıya kalacaklar.


Sekülerizm, diğer adıyla laiklik; I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'nin başını çektiği batılı siyonist güçlerin dünyaya pazarladığı, hatta dikte ettiği; ilk bakışta dünya toplumlarının kulağına hoş bile gelebilen bir özgürlük ve bağımsızlık ilüzyonudur. Bir sömürü aracıdır. Çünkü Müslüman coğrafyası laik anayasalara dayanırsa, diğer Müslümanların sömürülmeleri kendilerinin umurunda olmayacaktır. Müslüman ülkeler, aralarına milliyetçilik diye bir fitne sokulduğu için, kendi ulus devletlerine dokunulmadığı sürece, diğer Müslümanlara dokunulmasına ses çıkarmayacaktır.


Batılı ülkeler laik olabilir, gayrimüslimler laik olabilir. Ama Müslümanlar laik olamaz. İslam'a inanıyorum ama inanmak dışında hiçbir kuralını, kanunu, yasasını kabul etmiyorum diyen biri Müslüman olduğunu sanan bir Ebu Cehil'dir.


Bugün Müslümanlar bile ulus devletlerin değil de, bir İslam birliğinin olduğunu ve şeriatla yönetilmeyi düşünemiyor. Ulus devletlerin olmadığı bir sistemin ne olduğunu hayal edemiyorlar. Çünkü beyinleri bu çağa göre çalışıyor. Çağın üzerinde düşünemiyorlar. Beyinleri ve hayal güçleri bu sistem tarafından sınırlanmış. Kalın hatlarla çizilmiş bu sınırların dışarısına çıkamıyorlar.


Allah'a ve ahiret gününe iman eden biri, içinde bulunduğu çağın dikte ettiği düşünce ve fikirlere değil; çağların üzerinde olan iman esaslarına göre yaşamalı ve düşünmelidir. Hz. Nuh as da 950 sene yaşadı, kendine inandırabildiklerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmedi o 950 senede. Yani tıpkı bugünkü gibi küfrün hakim olduğu bir çağdı o da. Hz. Nuh'a inananlara aptal, geri kafalı dendi yıllarca. Ama unutmayın ki hak, ona inananların çokluğuyla ölçülmez. Bir kişi inansa da, hak haktır. Doğru doğrudur. Biz Müslümanlara ''bu yüzyılda şeriat mı olur be manyak mısınız siz'' demeleri bizi caydırmamalı. Hatta birtakım Müslümanların bile Allah'ın kanunlarına karşı çıkmaları, kafamızda soru işareti uyandırmamalı. Çünkü deli değiliz. Dünya üzerindeki tek sağlam insanlar olmak bizi deli yapıyorsa, belki de deliyizdir. Akıllı olduğunu söyleyenlerin bu dünyayı kandan kana, sömürüden sömürüye sürüklediği bu çağda; bizlerin deli olduğumuzu düşünmeleri, onlarla aynı fikirde olmadığımız içindir. Ki amacımız da budur. Popüler ve güç sahibi olan akıllılık değil, kimsenin tamah etmediği, bağlı kalmadığı delilik.. Unutmayın ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.


Her gün şehadet etmeliyiz; ''Allah'ım senin kanunların ve emirlerin dışında hiçbir kanunu tanımıyorum. Senin reddettiğin her şeyi reddediyorum.'' diye. Herkesin bir gün içinde defalarca dinden çıktığı bu dönemde, en azından Allah'ın dininde kalabilmeyi denemeliyiz. Allah'a olan akdimizi yenilemeliyiz. Aksi halde Hz. Nuh'un yanında olan bir avuç insan değil; gerçeği görmemekte ısrar eden inkarcılardan olacağız.

Selametle..