Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2014 Cuma

TESADÜF - TEVAFUK


Selamın aleyküm.

Konuya girmeden önce, konuya uygun bir soundtrack vereyim sizlere, fon müzüğü olarak güzel gider;


Kafamızdaki kavramların, düşünce ve fikirlerin ve tabii buna bağlı olarak kullandığımız kelime ve deyimlerin de değiştiği, tahrife uğradığı bir zamandayız. Gündelik kullandığımız dilin içine öyle şeyler yerleştirildi ki, bizler kullandığımız kelime ve deyimlerin ne olduklarını sorgulamadan kullanır olduk.

Ama Müslüman, sorgulayan insandır.
Kur'an sürekli olarak; ''Hiç düşünmez misiniz? Akıl etmez misiniz? Hiç tefekkür etmez misiniz? Akıl sahipleri için öğütler vardır...'' der. Peygamberliğin son halkası olan Resulullah Hz. Muhammed S.a.v. de; ''Bir anlık tefekkür, bin yıllık nafile ibadetten evladır.'' der.


Bu da demek olur ki; Müslüman tefekkür eder, düşünür, araştırır ve sorgular.

Yaptığı her şeyi, söylediği her sözü sorgular, ''acaba bu yaptığım ve söylediğim İslam'a uygun mu?'' der, düşünür, tartar ve öyle fiile döker. Çünkü bilir ki; iman ile küfür, hak ile batıl birbirinden kesin ve çok kalın bir çizgiyle ayrılmıştır. Fakat ağızdan çıkan bir söz seni Mümin de eder, kafir de. Ve şunu da bilir ki; söylediği her kelime sözden ve yaptığı her işten hesaba çekilecektir.

Bizden sonraki nesiller, bizleri ''Müslümanların bile kafirce düşündüğü, onlara uyduğu, özendiği ve onlar gibi yaşadığı bir dönemin insanları'' olarak anacaklar. Çünkü bizler, İslam yeryüzüne indiğinden bu yana hiçbir Müslümanın, hatta hiçbir insanın olmadığı kadar köle hale getirildik. Fiziksel köle olmayı başımızın üstüne koyacağımız bu dönemde, beyinlerimiz köleleştirildi.


Nüfus kağıtlarımızda Müslüman ibaresi yer almaya devam ederken, İslam ile alakamız da yine nüfus kağıtlarımız oldu. Giyinişimiz, konuşmamız, ahlak düzenimiz, düşünce ve fikirlerimiz, en önemlisi de inançlarımız tamamıyla sistemin sahipleri tarafından belirlendi. Biz, sistemin sahiplerine bile isteye köle olduk. Tek kötü tarafı da bu.


Örneğin ağzımıza alıştırılan, lakin bizim inandığımız şeylerle taban tabana zıt olan kelimelerden biri ''tesadüf''' kelimesidir. Yolda karşılaştığımız bir arkadaşımıza ilk söylediğimiz şey; ''aa ne tesadüf :)'' tür. Ya da iki kişi aynı şeyi söylerse, bunun adı yine tesadüf olur.


Fakat gelin görün ki, tesadüf kelimesi ateizmin şiar kelimesidir. Ateizm, inancının tüm temelini tesadüf kavramı üzerine kurmuştur. 1800'lü yılların sonunda başlayan ateizm furyası, 1900'lü yılların ortasında altın çağını yaşamıştır. Ve ne yazık ki, içinde bulunduğumuz bu yeni çağın düzeninin temeli de 1900'lü yıllarda atılmıştır.


Bu sebeple de şuan kullandığımız kelimelerin, deyimlerin tamamına yakını da bu zamanda ortaya atılmış ve bilinçli olarak yaygınlaştırılmıştır.


Tesadüf kelimesine ya da kavramına geri dönecek olursak;
Bu kavram temelde, bir yaratıcının var olduğuna ve her şeyin bu sebep doğrultusunda bir plan ve sisteme sahip olduğunu düşünen insanlara bir karşıt düşünce olarak ortaya atılmıştır.

Kavramın temelindeki fikir, hiçbir şeyin bir planının olmadığı, bir sisteme sahip olmadığı, kainattaki her şeyin plansız, rastgele şeylerden oluştuğudur. Onlara göre olan her şey tesadüftür. Hiçbir şeyin izlediği sistematik bir yol olamaz.

Örneğin Güneş ve Ay'ın hareketleri hesaplanabilir. Hesaplanabilen şey ise tesadüf olamaz.

İşte tam da burada İslam ile taban tabana çelişir.
Çünkü çağ Müslümanlarının raf kitabı olmaya mahkum olan Kur'an-ı Kerim'de, her şeyin yaratıcı olan Allah şöyle der;

''Gaybın anahtarları yalnız O 'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. O'nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.'' Enam,59


''Onun bilgisi ve izni olmadıkça tek bir yaprak dahi düşmez.'' diye bir ifade var.

Bu da demek oluyor ki, her şey bir plan ve sistem dahilinde ve Allah'ın emri doğrultusunda vuku bulur. Ve eğer her şey Allah'ın izni ve bilgisi doğrultusunda ise -ki öyle-, bu da ''tesadüf'' kavramını kökünden çökertmiş olur.


''Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.'' bir ifade daha var.

Eğer kainatta olanlar hiçbir sistem ve plan olmaksızın oluyorsa, yani kısacası tesadüf diye bir kavram var ise, bunun herhangi bir yerde kayıtlı olmasının imkanı yoktur. Çünkü kaydedecek bir plan, bir şema yoktur. Fakat ''her şeyin apaçık bir kitapta olması'', dünyanın yaratılışından bu yana her şeyin bir kitapta olması -ki o kitabın adı Levhi Mahfuz'dur-, bu şeylerin zaten belirlendiğini gösterir.


Diğer yandan olayı tamamen bitirecek ve konuyu kapatacak şöyle bir ayet vardır;

''Şüphe yok ki, biz her şeyi bir kaderle yarattık.'' Kamer,49

Her şeyin bir kader ile, bir ölçü ve denge ile, yazılmış ve programlanmış bir şekilde yazıldığına dair apaçık ve üzerine yorum bile yapılamayacak bir ayet.

Allah her şeyi bir plana ve programa göre yaratmışken, vuku bulan olayları tesadüf kelimesi ile açıklamak ise İslam'la taban tabana çelişir. Dilimizde sokakta karşılaşılan kişilerin tesadüf kelimesini bu anlamda kullanmadıklarını varsayabiliriz, ama ben yine de tesadüf kelimesi yerine tevafuk kelimesini tercih ederim.


''Aman sanki biz o anlamda mı söylüyoruz biee!'' diyen kardeşim, sen o anlamda söylemesen bile söylediğin şeyin tehlikeli olduğu gerçeği değişmez. Sen o anlamda söylemiyor değilsin aslında, bilakis o anlamda söylüyorsun, tesadüf kelimesinin anlamını biliyor ve bu yüzden bu kelimeyi kullanıyorsun. Yalnızca bu kelimeyi ve kavramı sorgulamayacak kadar dininden, dini bilginden uzaklaştırıldın.


İki arkadaşın meydanda yürürken karşılaşmaları tesadüf değildir çünkü, bu rast gelmedir.
Siz evinizden belli bir plan ve program dahilinde çıktınız. Belli bir yol izlediniz, belli otobüslere bindiniz, belli bir güzergah izlediniz ve bulunduğunuz yere bu şekilde geldiniz. Tıpkı arkadaşınız gibi. Bu da bu olayın tesadüf olmadığının bir diğer açıklamasıdır, zira kimse evden ''dur bakıyım kendimi bi dışarı atıyım da bakalım nereye gidecem tesadüfen'' diye çıkmaz. Herkes gitmek istediği yere gitmek amacıyla çıkar. Bu kainatta tesadüflere yer yoktur. Hem dini açıdan, hem de bilimsel açıdan..

Yani iki kere iki neden dörttür desem, hiçbir aklıevvel ''tesadüfen öle denk gelmiş'' diyemez sanırım.

Bu manzara tesadüfen mi oluştu, yoksa bilimsel bi sebebi mi var ajeba?

Konunun diğer kavramı olan tevafuk ise, tam olarak anlatmak istediğimiz şeyi anlatan ''birbirine denk gelme'' manasına gelir. Allah'ın dilemesiyle birbirine denk gelmek demektir. Bu yüzden ben ''Allah bizi birbirimize denk getirdi'' anlamında olan tevafuk kelimesini, ''plansız programsız karşılaştık'' manasına gelen tesadüf kelimesine tercih ederim.


Tercih etmemin bir diğer sebebi de şudur ki, bu söylem artık günlük dilden çok fikirlerimizi etkiler hale gelmiştir. Çağın büyüsüne kapılarak her şeyde tesadüf arama çabası, ya da her şeye tesadüf diyerek işin içinden çıkma kolaylığı, bize fark ettirilmeden yine beynimiz, dilimiz ve imanımız üzerinde oynanan bilinçli ve programlı bir oyundur benim gözümde.


İslam uleması sokakta karşılaşıldığı zaman ''ne tesadüf'' denilmesini ''şirk'' olarak niteleyen Cebriye ve Selefiyeciler'in görüşüne karşı çıkmışlardır. Ki zaten bu fırkalar neredeyse her şeyi şirk olarak görürler. Burada amaç rast gelmeyi ifade ettiği için İslam ulemasının bu karara vardıkları sanırım aşikar. Şunu da atlamamak lazım ki, bu görüş günümüzdeki ateizmin henüz var olmadığı zaman dilimine aittir. Benim acizane görüşüm ise, günümüzde ateizmin şiar edindiği bu tesadüf kavramı yerine ''Allah'ın olmasını dilediği'' manasına gelen tevafuk kelimesi çok daha evladır.

Zira, ben inancım gereği her şeyin Allah'tan geldiğine iman etmişimdir. Bu noktada ise, günümüzün çağdaş kelimesi olan ''tesadüf'' yerine İslami bir terim olan ''tevafuk'' kelimesini kullanmayı, gerek çağdaşlara bir tavır, gerekse inandığım şeyi vurgulamak açısından uygun buluyorum.


Çünkü ayette çok açık bir şekilde ''her şeyi bir kaderle yarattık'' denilmekte. Her şey bir kader, bir takdir ve bir plan doğrultusunda yaratıldıysa; başıboşluk, dengesizlik ve plansızlık anlamına gelen tesadüf kelimesi, İslam ve Müslümanlar adına tehlikeli değil midir?


Demek istediğim şeyi Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi filminden bir sahneyle pekiştirmek ve öyle bitirmek istiyorum;


Evrendeki her ama her şey, küçük küçük parçaların bir araya gelmesiyle oluşan büyük bir plana sahiptir. Her şeyin bir amacı, bir yeri, zamanı ve planı vardır. Bu planlar büyük veya küçük olsunlar, bazen bir noktada kesişirler. Bu kesiştikleri nokta da ''tevafuk''lardır.


İslam uleması zamanında ateizm diye bir şey olmadığı için sanırım bu konu üzerinde fazla durulmamış olabilir. Zira o zaman insanların bu şekilde kullanmadıklarını tahmin etmek de zor değil. Lakin bugün kullanılan tesadüf kelimesi, artık bambaşka bir mana kazanmıştır.


Kainatta hiçbir şeyin başıbozuk, dengesiz ve düzensiz olmadığına inanan biz Müslümanların, ''tesadüf'' yerine ''tevafuk'' kelimesini ve içerdiği anlamı kullanmaları çok daha anlamlı ve doğru olur. Eğer bizler, her yerde fikir bazında mücadele halinde olduğumuz ateistlerin şiar kelimelerini kullanırsak, sonra da ''kainatta tesadüflere yer yoktur'' dersek, kendimizle çelişmiş ve davamızı hakkıyla savunamamış oluruz.


Çünkü beş dakika önce bir arkadaşınla kainatta tesadüflere yer olmadığı konusunda konuşurken, beş dakika sonra başka bir arkadaşını görüp ''aa ne tesadüf'' dersen, ''hani tesadüf falan yoktu?'' diye bir cevap alabilirsin.


Tabi burada bahsettiğim ince bir konudur. Ramazan veya bayram Müslümanları bunları önemsemeyebilirler haliyle. Ama bir şeye inanmak, o şeye dair tüm detayları bilmek veya araştırmak ile mümkün olur. Detay bilmezsen, inancın da amelin gibi yüzeysel kalır. Ve imanın yüzeyselleştikçe, amelin azalır. Amelin azaldıkça da imanın. Sonunda bir bakmışsın ''benim dedem hacı'' Müslümanı oluvermişsin..


İslam davasının ne olduğunu anlamak ve anlatabilmek dileğiyle..
Esselamu Aleyküm..

18 Nisan 2014 Cuma

KUR'AN'I OKUMAK

Selamın aleyküm hacı.

Konuşmak istediğim, anlatmak istediğim, paylaşmak istediğim o kadar çok şey var ki, hala yazmak istediğim şeylerin başlıklarını atıyor ama bir türlü yazmaya fırsat bulamıyorum. Ya da kafamı toparlayamıyorum.

Kafam çok karışık.
Fakat bir yandan karışırken, bir yandan da her şey yerli yerine oturuyor.

Çünkü insanların nasıl bu kadar inanılması güç bir şekilde kör olabildiğini, sağır olabildiğini anlayamıyorum. Bilhassa Müslümanların nasıl bu kadar imanlarının gevşediğine inanamıyorum.


Hala ve hala tüm dünyada akan Müslüman kanı için çıtını çıkarmayan Müslümanların olduğunu görünce, ''lan ben mi başka bir dindenim, yoksa bunlar mı?'' demeden edemiyorum.

Müslümanlar birbirlerinden o kadar kopmuş ki, kendisi yaşadığı sürece diğer Müslümanların ölümüne üzülmüyorlar. Kendi karınları doydukları sürece, başkalarının açlıktan ölmelerine önem vermiyorlar.


Tabi bu arada namaz kılıp, oruç tutup, Kur'an da okuyorlar.
Camiye gidiyorlar.
Fakat ne Kur'an'ı anladıkları var, ne İslam'ı, ne imanı.

Bu ara bazı kesimlerde moda oldu Kur'an okumak.
Tabi okuduklarını millete duyurmak ayrı bir moda.


Fakat Kur'an okuyan, namaz kılan, Allah'a ve ahiret gününe inanan o adamlara bakıyorsun, bu ameller dışında Müslümanlıkla uzaktan yakından alakası yok. Hayatı tamamen bir ateistin hayatı gibi. İnandığı şeyler, ideolojisi, hal ve hareketleri, konuşmaları veya düşünceleri İslam'la tamamen zıt. Yani dışarıdan bakan bir insan, karşıdakinin Müslüman olduğunu asla anlayamaz. Zira bir Hristiyan'dan veya ateistten farksız bir hayata sahip.


Kur'an'ı kitap okur gibi okuyan insanların, elbette ki okudukları boğazlarından aşağıya geçmez. Çünkü bir çoğu kendilerine bile itiraf edemese de entel olmak için okuyordur. Birisi bir şey sorduğunda Kur'an okuduğunu söyleyebilmek için okuyordur Kur'an'ı.

Çünkü bu kitabın bir kısmına inanıp, diğer kısmını reddetmenin sebebi başka ne olabilir?
Allah Kur'an'da iki şeye hitap ediyorken, bu iki şeyden birincisi ''insan'', ikincisi de ''devlet'' iken, sen nasıl oluyor da yalnızca insana emredilen şeyleri alıyor ve devlete emredilen şeylerin uygulanmasına karşı çıkıyorsun?

Ben kafayı yiyorum ya.

Örneğin Allah-u Teala;
''Namaz kılın'' der.
Bu emir insanlar içindir.
Müslüman olan birinin namaz kılması farzdır, Allah'ın emridir.


Yine Allah-u Teala;
''Oruç tutun'' der.
Bu emir de insanlar içindir.

Sonra Allah-u Teala;
''Zekat verin'' der.
Bu da yine insanların üzerine farzdır.

Fakat Kur'an-ı Kerim bununla sınırlı değildir ki.
Bir de devletin üzerine farz olan ayetler, emirler vardır.
Allah, devletin yapması gerekenleri, yasaları anlatmıştır Kur'an'da.

Örneğin Allah-u Teala;
''Hırsızlık yapanın elini kesin'' der.
Bu emir sana bana değil; devlete farzdır. Devlet için inmiş, devlet görevlilerinin uygulamakla yükümlü olduğu emirlerdir. Farzlardır.

Sonra Allah-u Teala;
''Mirasta kadına bir, erkeğe iki'' der.
Bu emir de devletedir.
Devletin yapmakla yükümlü olduğu bir farzdır.


Fakat benim geri zekalı Müslüman kardeşlerim, Allah'ın insana verdiği namaz, oruç gibi emirleri kabul ederken; devlete verdiği emirleri umursamıyor. Hatta birçoğu şeriata karşı bu yüzden. Laik anayasa ile devam edilmesi lazım diyor, laikliği savunuyor.

Ya bi kere şeriatın kelime anlamı nedir kardeşim, onu biliyor musun sen?
Onu bi de bana.
Şeriat ''hukuk'' demektir.
Yalnızca hukuk demektir hem de.
Başına İslam şeriatı getirirsen, İslam hukuku olur.


Ama senin beynine şeriat kelimesini öyle bir yerleştirdiler ki, seni bu kelimeye öyle bir düşman ettiler ki, bu kelimeyi duyduğun anda kafanda kötü şeyler canlanmaya başladı.

Yazık.
Bi de sen güya sisteme karşısın.
Yazık be hacı.
Seni çok acayip bi şekilde keklemişler.

Neyse.
Şeriat başlıklı bir yazı düşünüyorum, -ki ne zaman yazacağımı Allah bilir- orada bunu uzunca ve mantıklıca konuşuruz inşallah.


Benim demek istediğim, Müslümanların ölçüleri değişmiş.
Etraftakilere bakarak, kendisi evliya sanan bir sürü Müslüman var maalesef.
Çünkü etrafı zina, içki, kumar ve her türlü haramla dolu.
Kendisini bir nebze bunlardan uzak tuttuğu için, bunun onu evliya yaptığını sanıyor işte.
Cennetlik olduğu fikrine kapılıveriyor.


Fakat şeytanın en büyük hilesini, en büyük zokasını yutuyor da, farkında değil.
Çünkü etrafındakilerin kötülüğünü, kendisine ölçü edinmiş.
Bu nedenle de ideal bir Müslüman gibi değil de, etrafındakilerden biraz daha iyi Müslüman kimliğine bürünmüş durumda.

Allah Resulü Hz. Muhammed sav'in hayatını bilmediği için, kendisine örnek alacak bir modeli yok.
Sahabenin hayatını bilmediği için, nasıl yaşaması gerektiğini bilmiyor.


Müslümanların bile örnek aldığı insanların alayı yabancı oyuncular, şarkıcılar, mankenler olmuş.
Kimsenin Hz. Muhammed sav'i ve sahabeyi örnek aldığı yok.
Çünkü içinde bulundukları çağ buna hiç müsait değil.
İçinde bulundukları sistem, onlara örnek almaları gereken insanları dayatıyor.
''şu mankeni örnek al, bu oyuncu gibi giyin, bunun gibi şarkı söyle...''


Tüm bu sistem dayatmalarına karşı, onları bırakıp da Peygamber sav'i, sahabeyi örnek alan insanlar da, gavurların zaten hayat şiarı edindikleri üzere yaptıkları şekilde dışlanıyor. Gerici, yobaz ilan ediliyor. Fakat benim gavurlara hiçbir sözüm yok hacı. Onların adı belli; gavur. Ne derse desinler. Onların bunları demeleri ancak bizim imanımızı artırır.


Fakat işi bozan Müslümanlar.
Çünkü ''cübbe giyenler yobazdır'' diyen Müslümanlar var bu ülkede.
Tabi bu cübbe giyenlere, sarık falan takanlara düşmanlık göstermek, onları yobaz diye adlandırmak da yalnızca bizim ülkemize ait bir şeydir ha.

Orası da bi acayip.

Peki şu cümleyi kurabilen ve Müslüman olduğunu söyleyen bir adama ne dicez şimdi biz?
Napacaz bununla?
Bu gibi öküzlere ne diyecez olum ya?
Gezi zekalı Müslüman.

Bunu diyenler sistem karşıtıdır haa, unutmayın onu da.
Ön yargıdan bahseder, sistemden bahseder, karşıdır bunlara.
Fakat bu sistemin dayattığı şekilde giyinir, konuşur, müzik dinler, düşünür ve en kötüsü de inanır.
Her fırsatta sisteme karşı durduğunu söyler, fakat;
Amerikalı iki tane geyin belirlediği modaya uymayanı gerici diye yaftalar.
E peki bu sistem ne yapıyo başka ya?
Sen bir taraftan karşı çıkarken bu sistemin bana dayattığı şeyi savunuyorsun ya la?


Sen, herkes öyle giyindiği için Amerikalı gibi giyiniyorsun.
Seni dışlamalarından korktuğun için.
Herkes öyle giyinmeseydi, sen de giyinmeyecektin.
Fakat bu adamlar herkes gibi değil, Amerikalı gibi değil; Müslüman gibi giyiniyor.


Hem de toplumun %99'u tarafından dışlanacaklarını bile bile.
Çünkü sistemin kölesi değiller.
Çünkü sistem denilen bu lanet şeyin dayattığı giysileri giymek zorunda olmadıklarını biliyorlar.
Dışlanma pahasına da olsa bunu yapıyorlar.
Çünkü imanları sağlam.
Bu abimiz Müslüman olduktan sonra Yusuf Estes ismini almış bir Amerikalı gerici, yobaz Müslüman. Çünkü ne zoru varsa cübbe giyip, sarık takıyor. Gerici işte (!)

Öte yandan Kur'an'ı okuduğunu söyleyenlerin neredeyse alayı, yalnızca bir hikaye kitabı okuyormuşçasına okuyor bu kitabı. İçindekilerden habersiz. İnceliklerinden habersiz. Mesajlarından habersiz.

Biraz dikkatli okusa, biraz çözmek için okusa çok farklı sonuçlar doğuracağından da habersiz.
Mesela Kur'an'ın ilk suresi Allah'a hamd edilerek başlar.
Dua ile başlar.
Ki burada bize nasıl dua etmemiz gerektiği işaret edilmiştir.
Öncelikle bu Kitabı, Peygamberi gönderdiği için hamd etmemiz gerektiğini, şükretmemiz gerektiğini söylüyor bize Kur'an.


Ve Kur'an bile şükür ile başlıyorsa, bizim de her işe şükür etmemiz gerektiğini, şükür ile başlamamız gerektiği mesajını veriyor. Mesela dua etmeden önce ilk olarak Allah-u Teala'ya hamd ederek başlamamız gerekir, sonra da Resulüne salavat getirmemiz. Zira bu ikisi olmadan edilen dua, eksiktir.


Ve bu duadan, şükürden sonra Kur'an'a giriş yapılıyor.
Kıssalar başlıyor.
Çok fazla kıssa var, çünkü her bir kıssadan bir hisse almamız gerekiyor.

Bakara Suresi'ni bir açıyorsun, ''Elif, Lam, Mim'' ile başlıyor.
Ne olduğu konusunda asla kesin bir bilgi yok.
Sadece tahminler var.
Bir sır.

Ve devamında, kıssalara girmeden önce şöyle diyor Kur'an bize;
''Bu kitap ki, kendisinde asla şüphe yok''

''Yani eline aldığın bu kitapta birazdan okuyacağın her şey doğru'' diyor Allah bize.
En öncesinde bunu bildiriyor.


''Birazdan okuyacaklarından asla şüphe etme''
''Birazdan okuyacakların tamamen Allah katından inmiştir'' diyor Kur'an bize.

Bir sözleşme ile başlıyor.
''Şüphe ile bakarsan bu kitaptan hiçbir şey anlamazsın'' diyor.

''İnananlar için yol göstericidir'' diyor hemen ardından.
Yani ''eğer inananlardan isen ve bir yerde yolunu kaybettiysen, zora düştüysen bu kitabı okumalısın ki yolunu bulasın'' diyor.


Sonra da o inananları tanımlıyor Allah;
''Onlar gaibe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiklerimizden de Allah yolunda harcarlar. Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem de senden önce indirilene. Ahirete de kesin olarak inanırlar.''

Ey kendisini namaz kıldığı için Müslüman gören hacı cavcav, Allah'ın Müslüman tanımına uyuyor musun onu söyle sen bana..?


Müslümanı tanımladıktan hemen sonra, bir de kafirleri tanımlıyor Allah.
Kafirlerin gözlerinde ve kalplerinde bir perde olduğunu, söyledikten hemen sonra bu kez de münafıklardan bahsedilir.

Kur'an'daki sıralamalar çok önemlidir bu yüzden.
Her biri bir anlam taşır.
Her bir cümlede bir sır vardır.
Dikkatli bakarsan sana çok derin şeyler anlatır.


Mesela Bakara Suresi'nin 11. ayeti benim yine dikkatimi çeker;
''Onlara ''Yeryüzünde fesat çıkarmayın'' denildiğinde; ''Biz ancak ıslah edicileriz'' derler.

Tıpkı batılıların, Amerika'nın orta doğuya girerken ''size demokrasi ve özgürlük getireceğiz'' diyerek girmesi gibi. Batılıların her seferinde bu topraklara iyilik yapmayı vaad ederek girip, bozgunculuk yapması gibi.


13. ayette de kafirlerin; ''Biz de o aptalların inandıkları gibi mi inanalım?'' dedikleri yazar.
Tıpkı Aziz Nesin'in ''Ben aptal mıyım Allah'ın varlığına inanayım'' demesi gibi.

Ben bu yüzden ''Kur'an okumak'' ile ''Kur'an'ı okumak'' arasında fark vardır diyorum.
Yaşadığın hayatı, dünyayı, insanları anlamak için Kur'an'a bak ki, Allah'ın seni nasıl uyardığını gör.
O kıssalar boşuna anlatılmadı, unutma.


Mesela hepiniz bilirsiniz, Hristiyanlar Hz. İsa'yı ''son akşam yemeği'' ile bilirler hep. Bu yemekten sonra havarilerinden birinin onu sattığını falan.

Geçenlerde Kur'an okurken şu ayeti fark ettim ben de;

''Havariler; ''Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?'' demişlerdi. İsa da; ''İnanıyorsanız Allah'tan korkun!'' demişti. Maide,112

''Meryem oğlu İsa da; ''Allah'ım, Rabbimiz! Bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve senden bir mucize olsun. Bizi rızklandır. Sen rızk verenlerin en hayırlısısın.'' dedi.'' Maide,114

''Allah buyurdu ki; ''Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkar ederse, ben ona alemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azap yaparım.''  Maide,115

Maide, ''ziyafet'' veya ''sofra'' manasına gelir.
Daha çok üzerinde yemek bulunan sofra anlamında kullanılır, ki, bu da Hz. İsa ve havarilerinin kıssasını anlatmak içindir.

Hristiyanlar için çok önemli bir nokta olan Son Akşam Yemeği, aslında Kur'an'da çok açık bir şekilde geçiyor. Bizim elimizde öyle bir kitap var ki, her bir sırrı çözmeye mazhar olabiliriz. Ama dediğim gibi, kitap okur gibi okursak hiçbir şey elde edemeyiz.

Allah bilir bu kıssada daha neler neler saklı.
Ne sırlar gizli.

Sonra dikkatimi çeken bir başka şey oldu benim;
Muharref Tevrat'ta Hz. Musa başta olmak üzere bir sürü peygambere iftiralar vardır.
Onlardan biri de Hz. Musa'nın, İsrailoğulları altından buzağı yaptıktan sonra kendilerine gelip ''birbirinizi öldürün!'' demesidir.


Fakat Kur'an'da Bakara Suresi 54.ayette şöyle der;
''Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; ''Ey kavmim! Cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Gelin Rab'binize tövbe edin de nefislerinizi öldürün...''

İnsanların fark edemediği, çok ince bir mucize daha işte.
Tahrif edilmiş Tevrat ''birbirinizi öldürün'' derken, Kur'an ''nefislerinizi öldürün'' diyerek, hem Hz. Musa'yı bir kez daha aklıyor, hem de Tevrat'ın değiştirildiğini bir kez daha gösteriyor bize.


Bir başka dikkatimi çeken şey ise Bakara 37. ayette şöyle der;
''Derken Adem Rab'binden birtakım kelimeler aldı. Allah da tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.''


''Adem Rab'binden kelimeler aldı.''

Demek oluyor ki, dua ederken veya tövbe ederken, birtakım kelimeler var ki bunlar, duayı kabul ettirebilme gücüne sahip. Tabi duanın makbul olması, mantıklı olması, uygun olması, kalpten ve samimi olması elbette birinci şarttır. Şimdi tutup da ''şu kızı tavlamak için bu duayı ediyim mi yanee?'' gibi mesajlar atmayın lütfen hacı.
Kelimeler çok önemlidir.
Peygamberler, mucizeleri gerçekleştirmeden önce ''İsm-i Azam'' ile başlar ve kendilerine verilen özel kelimelerle dua ederler. Nitekim hatırlarsınız Yahudi Devleti IV'de Kabala'da bu özel kelimelerden bazılarının bulunabileceğini söylemiştim. Keza büyü de aynı şekilde yapılır. Birtakım özel kelimeler kullanırsınız, özel dualar edersiniz. Yani kelimeler bu bağlamda çok ama çok önemli yer tutar.

Bu arada alimlerin dua kitapları yazmaları, dua kitaplarında çok çeşitli duaların bulunmasının sebebi de budur. Kendisini tek evliya gören ve onu bunu inkar edenlerin kulakları çınlasın mı burada?


Tefsir yönteminde en iyi yol, öncelikle Kur'an'ı Kur'an ile tefsir etmektir.
Nitekim muhkem olan ayetlerin yanında, bir de müteşabih ayetler vardır.
Çok derin anlamları vardır.

Bakara Suresi'nin bu ayetinde bahsedilen ''birtakım kelimeler'' ile tövbe edilmesi, Araf Suresi 23. ayet ile tefsir edilebilir sanırım;

''Dediler ki; ''Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhametinle muamele etmezsen şüphesiz hüsrana uğrayanlardan oluruz.''


Sonra Enbiya Suresi 87. ayette aynı ifade var;
''Zünnun (Yunus)'u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde; ''Senden başka ilah yoktur. Sen münezzehsin (''sübhan''sın), şüphesiz ben zulmedenlerden oldum.'' diye dua etti.''

Arapçası şöyle; ''La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin''


Bunun akabinde ise şöyle bir hadis var;
''Balığın karnında bulunurken Hz. Yunus'un yaptığı dua şu idi; 'La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.'' Herhangi bir Müslüman, bir şey hakkında bu duayı yapacak olursa, Allah onun duasını kabul buyurur.''

Bir başka hadis şöyle;
''Allah Celle Celalühü'nün ismi öyle bir isimdir ki, onunla dua edilirse Allah kabul eder. Onunla bir şey istenilirse Allah verir. O isim Yunus bin Metta'nın yaptığı duadır.''
Another hadis;
''Bir şey hakkında muztar kalan kimse abdest alsın, abdestini güzelleştirsin. İki rekat namaz kılıp, selam versin. Namazdan sonra secde ederek şunu söylesin; ''La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.'' Ve bunu 40 defa tekrarladıktan sonra isteğini arz etsin. Nerede ve ne vakit olursa Allah onun duasını kabul buyurur. Ancak bunu gece yarısı yapmak daha güzeldir.''


Hz. Adem ve Hz. Yunus'un ettikleri dualar aynı.
Ve Hz. Muhammed sav de bu dua ile bir şeyler istememizi tavsiye ediyor.
Demek ki bu kelimelerin bir özelliği var.
Tabi anlayana.

Kur'an-ı Kerim'in en sevdiğim inceliklerinden biri de ''zinaya yaklaşmayın'' ayetidir mesela.
''Zina etmeyin'' değil.
''Yaklaşmayın''.

Harika ötesinde bir incelik bu.
Zira zina yapmak zaten çok büyük bir haram, onu biliyoruz.
Ve bu duyguya karşı koymanın ne denli zor olduğunu da Hz. Yusuf aleyhisselam'ın kıssasından biliyoruz.
Yusuf Suresi'nde; ''Rab'binin delilini görmeseydi az kalsın Yusuf da meyledecekti.'' der.

Hz. Yusuf'un bile az daha nefsine yenileceğinden bahsediyor Kur'an.
Bunun sebebi ne?
Zinaya zemin oluşması. (Güzel bir örnek)

Yani bir kadın ile bir erkeğin, hiç kimsenin olmadığı bir yerde yani halvet ortamında bir arada durması. Bu, zinaya zemindir işte. Gerek göz, gerekse diğer zinalara zemin oluşturur. Bir erkek bir kız ile flört etmeye başladığında, ''zinaya yaklaşmış'' olur. Yaklaşmanın bile ne derece tehlikeli olduğunu herkes bilir zaten. Sonrası ardı arkası kesilemez şekilde ilerler.


Ha sonra, Nur Suresi 30. ayette şöyle der Allah;
''Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar.''

Fakat bizim bazı geri zekalı Müslümanlarımız, gavurların kullandığı şu cümleyi kullanmaktan pek hoşlanırlar;
''Güzele bakmak sevaptır.''

Allah sana gözünü haramdan sakın diyor, sen ise bir yandan Müslüman olduğunu söylerken, bir yandan da Allah'ın emrine tamamen zıt bir şeyi savunuyor. Allah'ın emrine zıt bir şey söylemek de ''küfür''dür bu arada. Söyleyeni de ''kafir'' yapar, hatırlatayım.

Müslümanlar bu hale nasıl geldi anlayamıyorum.

Devam edelim.

Kehf Suresi adında bir sure var bildin mi?
Kur'an-ı Kerim'in belki de en gizemli suresi.
İçine girince, çıkamayacağın bir sure bu.

Kehf mağara demektir.
''Mağara ashabı''nı anlatır.
Kehf denilen mağaraya uzaktan baktığında, yalnızca bir mağara görürsün.
Her şey normaldir.
Fakat mağaranın içine girdiğinde, bambaşka bir manzarayla karşılaşırsın.
Her şey farklıdır.

Bu da Kehf Suresi'nin gizemlerinin başında gelir.
Bu sureyi yalnızca okuyan insanlar mağaraya uzaktan bakan insanlar gibidir, yalnızca bir mağara görürler.
Her şey normaldir.
Fakat bu surenin içine giren insanlar, bambaşka anlamlar çıkarır. Bambaşka şeyler görür.
Her şey farklıdır.

Mesela Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın kıssası anlatılır.
Çok acayiptir.

Hz. Musa, Hz. Hızır ile bir yolculuğa çıkar.
Bu yolculukta Hz. Hızır birtakım ilginç şeyler yapar.
Dışarıdan bakıldığında olaylar tamamen günahtır, haramdır, akla ve mantığa aykırıdır.
Hz. Musa da bu yüzden her seferinde itiraz eder.

Fakat yolculuğun sonuna gelindiğinde her şey, aslında göründüğünün tam tersidir.
Görünen ile gerçek tam olarak zıttır.

Çok fazla girmeyeceğim Kehf Suresi'ne, zira hakkında bir yazı serisi bile yapılır.
Ki ben de istiyorum yapmayı Allah'ın izniyle.


Tam bu sebeple, Resulullah sav ahir zamanda Kehf Suresi'nin sıkça okunmasını tavsiye etmiştir.
Hatta her Cuma Kehf Suresi okumak sünnettir.
Özellikle deccal zamanında Kehf Suresi'ni okuyanın, korunacağını söyler Allah Resulü sav.

Sebebi de çok açıktır.
Zira içinde bulunduğumuz ahir zamanda her şey göründüğünün tam tersidir.
İyi bildiklerimiz kötü, kötü bildiklerimiz iyi. Hayır bildiklerimiz şer, şer bildiklerimiz hayır. Yalancı bildiklerimiz dürüst, dürüst bildiklerimiz yalancı. Güvendiklerimiz aslında en aşağılık insanlar, en aşağılık olarak gördüklerimiz ise güvenilecek insanlar.

Özgür olduğumuzu sanan bizlerin köle oluşu da bunun bir diğer örneği.


Bir diğer mesele benim bu ara çokça bahsettiğim bir mesele; Hucurat Suresi, 10. ayette;
''Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin''den sonra;
''Allah'a karşı gelmekten sakının ki, size merhamet edilsin.'' der Allah.

Neden bu cümlelerden sonra direkt olarak ''Allah'a karşı gelmekten sakınmak''tan bahsedilmiş?
İçinde bulunduğumuz yüzyıla bakarsak, hiç fazla düşünmek zorunda kalmayız.
Hatta bunun sahabe arasında da güzel örnekleri var.
Fakat biz ne Kur'an'ı okuyoruz adam gibi, ne de Peygamber hayatını, sahabe hayatını.


''Allah'a karşı gelmekten sakınmak'' ihtarının geçme nedeni çok açık aslında.
Çünkü Müslümanlar, başka Müslümanları neredeyse hiç mi hiç umursamaz haldeler şuan.
Bir sürü Müslüman da ''napabiliriz ki?'' triplerinde keza.
Tüm Müslüman muhitlerinde Müslüman kanının akması, Müslümanların sömürülmesi, zulme uğraması kimsenin umurunda değil. Tek kelime yazmıyor, tek kelime etmiyor, tek bir tepki göstermiyorlar. Çünkü imanları zayıf, eksik. Sağlam temeller üzerine bina edilmemiş. Şu ayetin ne anlama geldiğini anlamamış, ya da anlayıp da susacak kadar imanı zayıf.

O eli de indir.

Çünkü Allah biliyor ki, bu ayetin inmesine rağmen, buna muhalif şeyler yapacaklar. Kabul etmeyecekler. Gevşeklik gösterecekler. Kardeşleri için hiçbir şey yapmayacaklar. Bu yüzden hemen ardından ''Allah'a karşı gelmekten sakının'' diye ekliyor Allah-u Teala. Ama düşünen mi var?


Düşünmekten bahsetmişken, Kur'an'da düşünmekle ilgili ne kadar çok ayet geçtiğini fark ettiniz mi?
Yaklaşık 75 ayette akıldan, düşünmekten bahseder Kur'an.
Tabi bazı cahil Müslüman kafalar da ''ya dinle aklı çok bağdaştırmıcaksın'' der, onları konuşmak bile zaman kaybıdır. Onları geçiyorum.

Sürekli olarak ''düşünün'' der Kur'an.
Tefekkür edin.
Aklınızı kullanın.
Ama düşünen, aklını kullanan mı var?


Yani diyeceğim o ki hacı, Kur'an okumakla; Kur'an'ı okumak farklı şeyler.
Allah'ın emirleri arasında ayrım yapmayın ciğersizler.
Namaz kılıp, oruç tutup da zekat vermeyi, sadaka vermeyi es geçmeyin.
Namaz, oruç, zekat emrini yerine getirip de cihad emrini es geçmeyin.
Tebliğ emrini es geçmeyin.
Ahlak emrini es geçmeyin.


Adam namaz kılar, oruç tutar, ama ağzından küfür eksik olmaz. Ağza almaya haya edeceğin her şey bu namaz kılan, Kur'an'ın mucizelerinden bahseden adamın ağzında bulunur. İşte bu gibi adamlar, namazı emir olarak algılamış fakat ahlaklı olmayı reddetmiştir. Namaz Allah'ın emri de, ahlaklı olmak Allah'ın emri değil mi arkadaşım?

İşte çağdaş Müslümanlık diye buna diyoruz.
Yalnızca birkaç ibadet ayetini alır, şiar edinir. Geri kalan tüm ayetlerle ilgili bir mazereti vardır. Laiktir, devlete karışmaz, siyasete bulaşmaz. Yanındaki insanlar ateşe yürürken ağzını açmaz, çünkü ibadetle meşguldür.


Bu gibi adamların dünya ile alakalı planları da ancak bu nispette olabilir zaten. Millet Avrupa Birliği diye tutturur, çıkıp da ''ne Avrupası ne birliği lan, İslam Birliği İslam!'' demez. Diyemez. Çünkü onun için imkansızdır. Fakat imkansız olsa neden Allah'ın bu ayetleri indirdiğini asla düşünmez. ''Allah'ın nurunu tamamlaması''nın ne demek olduğunu anlamaz. İslam'ın en sonunda tüm dünyaya hakim olacağını, güneşin doğup battığı her yerin Allah ismi ile şerefleneceğini bilmez. Bol keseden sisteme sallar. Sistemin köpeği olmuştur ama farkında değildir.


Zaten asıl sorun bu gibi adamlardadır.
Kimisi televizyona çıkar, kimisi oradan buradan insanlara ulaşır ve bunlar aydınlanmış insanlardır. Dünyanın nasıl işlediğini görmüştür ve insanları uyarmaya çalışır. Bir sürü şey deşifre eder kendi kafasınca. Ağızları iyi laf yapar. İnsanlar da bu tür insanların peşinden gider. Fakat en büyük sorun, sizi kurtarmaya gelen adamların sizi bataklığa, köleliğe sürüklediğini fark etmemenizdir. Kimse hükumeti eleştirdi diye özgürlük savaşçısı olmaz, sen kurulu düzenin tamamını reddedebiliyor musun, onu söyle bana?


Söyleyemiyorsan da karşıma çıkma zaten.
Sistemin ''özgürlüüük'' diye havlayan köpeklerinden biri olmuşsun sadece.
Ağzına mama verildi mi susarsın zaten, ben sana kefilim.


Bi de anti-kapitalist Müslümanlar çıktı şimdi. O ne demekse anasını satayım. Kapitalist adamdan Müslüman olur mu ki, Müslümanın bir de anti-kapitalist olanı olsun? Dişi kadın demek gibi bir şey bu. Tabi olayın rengi farklı, amaç Müslümanların aslında kapitalizmin yanında oldukları gibi bir intiba uyandırmak.
Gezi zekalılar.
Neyse.

Başka bir yazıda görüşmek üzere ciğersizler.
Seviyorum sizi.