Algıyı etkileme ve fikir dayatma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Algıyı etkileme ve fikir dayatma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2014 Çarşamba

ALGIYI ETKİLEME VE FİKİR DAYATMA III


Selamın aleyküm.

Aynı başlıklı ilk iki yazıda olduğu gibi; kültürümüze ve hayatımıza sonradan giren, bizlere yanlış anlatılan veya hiç anlatılmayan, insanların doğruyu değil yanlışını bildikleri fakat yanlışını bilmekle övündükleri; doğrusunu söylediğinde ''napıyım, bilsem noljak?'' gibi terliksi yaratık savunmaları yaptıkları konular hakkında konuşmaya biraz daha devam edelim ciğersizler.


Empati'de demiştim ya hani; insanlar öyle bir hale gelmiş ki, doğrusunu bilmiyor fakat yanlışını bilmekle övünüyor. Doğrusunu anlattığında da bunu umursamıyor. E peki daha iki nano-saniye önce yanlışını bildiğin bu şeyi övüne övüne, gerile gerile, kasıla kasıla anlatıyordun millete? Onu napcaz?


Bazı insanlar vardır ki, ''ön yargıııaa, sistem kötüüğ'' diye sürekli bas bas bağırırlar, fakat kendisine bazı şeylerden bahsettiğinde, biraz önce ''abi ön yargıyı parçalamak atomu parçalamaktan zor biee'' diyen bu ukala ama bir o kadar potasyum yoksunu herif; Hollywood filmlerinde, uyku sorunu yaşayan patates ailelerinin uyumak için kulaklarını pamukla veya onun gibi şeylerle tıkadıkları gibi kendi kulaklarını bu yoruma veya bilgiye, veyahut eleştiriye tıkarlar. E hani üç nano-saniye önce ön yargının ne kadar yanlış bir şey olduğundan bahsediyordun sen ya, noldu?


Bu aynı tür adamlar, aynı şekilde sistemi de eleştirir; fakat sistemin verdiği her şeyi kesinlikle değişmez ve değişmesi teklif dahi edilemez doğru olarak kabul ederler. Hacı siz nası bi iki yüzlüsünüz, nası bi dangalakımsı bi varlıksınız ya, ben çözemedim sizi. Sistemi eleştirip de sistem için canını vermeye kalkan, insan vücuduna fakat terliksi hayvan beynine ve karakterine sahip yaratıklar bunlar.
O eli de indir.
Neyse.
Biz gelelim kafamıza çakılan algı etkileme ve fikir dayatmalara..
Bahsedeceğim birçok şeyi hayatımızdan atmak ya çok zor, ya da artık imkansız. Fakat gelin biz konuşalım bunları.


Mesela yazıya yine yavaştan ve küçükten başlayalım.
Banka ve operatör reklamları..
bayram kredisiymiş, sanarsın elini öptürüp hayrına verecek krediyi
Eğer biraz dikkat ederseniz, televizyonda veya gazetelerde en çok reklam veren sektör bankalar ve operatör şirketleridir. Bu iki sektör, ülkedeki neredeyse bütün ünlüleri reklamlarında kullanırlar. Ne kadar ünlü, o kadar fazla para demek de olsa, biliyorlar ki bu yöntem onlara harcadıklarından çok daha fazlasını getirecek.

Hani ekonomide arz ve talep diye bir olay vardır ya, işte aynı mantık burada geçerlidir. Reklamlarla size ''bir şeye ihtiyacınız varsa bize gelin'' diye bir fikri aşılarlar, sanki kimsesizlere hayrına yardım eden bi hayır kurumu falanlar ya anasını satayım.

Medyaya, yani insanlara en rahat ulaşabilecekleri her organa kendilerinden ve insanlara ne kadar yardım edebileceklerinden, insanlara hizmet aşkıyla nasıl tutuştuklarından bahsetmek için reklamlar verirler. Bunu yaparken de, etkili olmasını sağlamak için pozitif algı oluşturma yoluna giderler ; ünlüler.


''Bakın falan ünlü de bizde..
''Bakın falanca ünlü bizi seçti, siz de bizi seçin..''
''Bakın falanca ünlü o kadar marka arasından bizimle çalışıyor, onunla aynı imkanlara sahip olun..''

gibi mesajlar etrafında dönen bir sürü reklam yalakalığı yani.
Tabi bankaların insanlara kredi vermesi için, onların buna ihtiyaç duyduklarına inandırmaları gerekir. Bu yüzden de dünya finans sistemi, faiz sistemi, kapitalist sistem tarafından insanlara yepyeni ürünler tanıtılır, ve bu ürünlere sahip olmanın bir ayrıcalık olduğu fikri verilir.

tek bir fareymiş, iki taneyi napacan anasını satayım
Her çıkan yeni üründe, insanların sahip oldukları biraz daha eskimiş olur. Ve elit mahalle baskısı başlar ; ''oha sen hala bunu mu kullanıyon lan :)) en son taş devrinde görmüştüm ben bunları :)))''
Haliyle bu da insanları o yeni ürünü satın almaya iter.
Böylelikle insanlar oturma organlarından ihtiyaç üretmiş ve bu ihtiyaca göre bir ürün elde edilmiş olur, bu da bankaların en çok sevdiği şeydir; ''daha iyisine sahip olmak için bizden kredi alın hacı, seni hiç sıkmayız bak, olduğunda ödersin, şöle şöle kampanyalarımız da var, sen gel hallederiz'' senaryosu hayata geçer.

Bankalar hakkında ''Para ve Faiz Ekonomisi'' başlığı altında daha çok konuşacaz inşallah.
Operatör reklamlarına geçelim.
Bu herifler de aynı yöntemleri izlerler tabiki. Ünlüler falan filan.


Bir de benim sürekli dikkatimi çeken saçma salak, insanın zeka seviyesine küfredercesine yapılan bi numara vardır operatör reklamlarında ; ''Türkiye'nin %99'u kapsama alanımızda :))''

He anam ya oldu. Bi kişi de çıkıp demiyo ki ''lan o zaman az daha dişinizi sıkın da, şu %1'lik kısmı da tamamlayın, her yerde çeksin boluuuumm''


Bu reklamları yapanlar size manavın yaptığı ; ''1.99 kuruş abla gieell'' olayından başka bir şey yapmıyor anasını satayım. Bi gün o manavlara gidip ; ''ver lan o zaman bir kuruşumu hıyar'' diyecem.
Bu hat reklamları da size %99 diye bir rakam verirler, çünkü bu durumda çekmeyen bir yerde olduğunuz ve ''burda çekmiyo olum bu nası iş ya'' diye şikayette bulunduğunuzda size ; ''haaa, aabi sen o %1'lik kısımdasın demek ki yaa, tühh'' diyecekler. Sen de ''haa, tamam o zaman yaa'' deyip sineye çekeceksin. Malsın ya anasını satayım.

Hazır bu konuya girmişken aklıma gelen bir şeyi daha yazayım.
Hepiniz biliyorsunuz, fakat dikkat ettiniz mi bilmem. Zira bakmak ve görmek farklı şeyler.
Reklamlarda, dizilerde, filmlerde, hatta gazete ve dergilerde çok sık olarak ''pişti olmanın kötülükleri'' hakkında haberler çıkar. Film ve dizilerde insanlar bunun için özel çaba harcarlar, bu konu hakkında insanlara bir fikir inanılmaz şekilde dayatılır.

Bunun çözümü olarak da şunu sunarlar; ''Hepiniz farklı olun, farklı giyinin, sıradan olmayın, farklı hissedin'' vs.
İnsanlara sıradan olmamayı öğütlerler. Fakat bunu yaparken, aslında insanlara şunu yuttururlar; herkes ''aynı fikre'' sahip olduğu için farklı giyinmiştir veya giyinmek ister, ve bahsettikleri farklılık aynı trend içindeki giysinin yalnızca daha farklı biçim ve rengidir. Ve farklı olduğunu düşünmen için, sana kendi ürettiği seçenekler arasından seçme özgürlüğü verir, tabi bir de kural koyar ; ''bu trendin dışına çıkarsan; ''dışlanırsın, kabul görmezsin, rüküş olursun''.


Yani insanların ne giydiklerinden, ne düşündüklerine kadar belirleyen bir sistem, insanlara farklılık adı altında sıradanlık, bayağılık pazarlıyor. İnsanlar da Hindu inekleri kadar mutlu bir şekilde bunu kabullenip, hayatlarına aynen monte ediyorlar. Olay bu kadar basit yani.


Bu reklamlar ve medyayla ilgili daha anlatmayı istediğim çok şey var ama, inşallah müstakil bir yazıda konuşuruz artık. Zira şuan başlığını attığım ve gıdım gıdım bir ona, bir buna yazdığım o kadar çok yazı var ki..

Neyse.
Şimdi benim de kısa süre öncesine kadar yanlış bildiğim, hatta yazdığım bir konuya gelelim. Bu konuda beni uyaran müstesna bir takipçim vardı, sağolsun bu da beni araştırmaya itti. Konu Hz. Adem ve Hz. Havva'nın yediği meyve.


Taha Suresi, 121. ayette şöyle der;
''Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen avret yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerini cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Adem Rab'binin emrinden çıktı da şaşırdı.''

Hz. Adem ve Havva yasak meyveden yediler, bu Kur'an'la sabit.
Peki o yasak meyvenin ne olduğu hakkında herhangi bir bilgiye sahip miyiz?
Kesinlikle hayır.
Ne Kur'an'da, ne hadislerde, ne de tefsirlerde yasak meyvenin ne olduğuna dair bir bilgi geçmez. Bununla ilgi yalnızca acizane tahminler mevcuttur.


Fakat biz yasak meyveyi ne olarak biliyorduk bugüne kadar?
-Elma.

Neden elma diye sormamıza gerek bile yok aslında, zira bugüne kadarki aynı tahrif kaynağına götürecek bizi ; -Hristiyanlık, batı, Avrupa. Link


Hristiyan fikir ve inanışları bizi öyle kaplamış ki, artık bunlar bizim özbeöz ve değişmez doğrularımız olmuş ne yazık ki. Ben de kısa süreye kadar bunu hep böyle bildim, hepimiz böyle bildik. Zira beynimize çıkarılması çok zor kelepçeler takan o okullarda hep böyle öğrettiler. Hep böyle tiyatrolar, böyle filmler, böyle diziler izledik. Masallarda bile hikaye buydu. Ve toplumu oluşturmak için var edilen bir yalan sistemine göre yetiştirildiğimiz için, ve elbette bir de ağaç yaşken eğildiği için, parçalarının nereden geldiği belli olmayan toplama bilgisayar gibi beyinlere ve hayatlara sahip olduk. Ne milli değerlerimiz kaldı, ne imanımız.


Yasak meyve hakkında çok ilginç bir yazı buldum, okumanızı tavsiye ederim ; Link
Ayetlerle karşılaştırma için de şurdan sağa sapın, ilk kapı ; Link

Gelelim bir başka fikir dayatmaya.
Bir yakınınızın evlendiğini düşünün, nikah akşam üzeri. Damat da nikahtan önce gelinle biraz konuşmak istiyor. Tam bu sırada gelinin hemen yanı başında bekleyen o kız arkadaşları var ya hani, bunlar tam bu sırada damada ne der?

-Ayyy, napıyosooon, nikahtan önce gelini görmek uğursuzluktuooorr!!!!!!...!!


Artık neredeyse hepimizde var bu düşünce. E peki bunun kaynağı ne? Nereden çıkmış, kim demiş, nasıl demiş? Tabiki kaynak her zamanki gibi yine aynııı, yine aynı.

Hristiyanlar, batılılar.
Araştırdım biraz, hiçbir yerde böyle bir inanışa rastlamadım. Büyüklerimizden kimse de böyle bir şey bilmiyor. Fakat geçenlerde yabancı bir dizi izliyordum. Damat nikahtan önce gelini görmek istedi ve arkadaşları da; ''aa come on maan, bu uğursuzluktur, yapma böle adamımm'' dedi hacı.


Amerikalılar bizden bir inanış, bir kültür alamayacağına göre anlamak hiç de zor değildi; bu da Hristiyanların, batılıların adeti. Ve biz özgürlüğümüzü kazanan Müslüman Anadolu evlatları olarak, nedense mağlup ettiğimiz düşmanın nesi varsa hepsini almışız(!). Bunlar garip olaylar.


Hazır gelin damat demişken, düğünlerden de bahsedelim.
Bugün tüm Anadolu'ya yayılan şu davullu zurnalı, insanların bir salon tutup, tam orta yerinde şarkılar türküler eşliğinde halaylar çekip, göbek attıkları düğünler var ya hani, işte maalesef bu düğünler de bizim tarihimizde veya kültürümüzde yok. Şuanki haliyle yapılanan düğünlerin zaten Anadolu insanına ait olması beklenemez, zira kadınlı erkekli, davullu zurnalı, herkesin orta yerde göbek attığı bir kutlama şekli, yine olsa olsa Hristiyan Ermenilerin kültüründe olabilir; muhafazakar Anadolu'nun tarihi ve kültüründe değil.


Sonra pasta kesme, ayakkabının altına isim yazma, gelinin elindeki buketi fırlatması.. Hepsi, hayatımızın gidiş yönünü belirleyen Holywood filmlerinden alınmış Hristiyan batı gelenekleridir.


Hapşırana neden ''çok yaşa!'' denir meselesine gelelim mesela.
Sokakların insan dışkılarından, pis kokudan ve daha her bir rezaletten geçilmediği orta çağ Avrupa'sında, çok büyük bir veba salgını olmuştu duymuşsunuzdur. Öyle ki koca kıt'a nüfusunun üçte ikisi bu salgında öldü. O sıralarda halk ve devlet üzerinde tam bir otorite kuran ve ''dünya yuvarlaktır'' diyen insanları aforoz edip asacak, hatta yakacak kadar da malum bir kafaya sahip olan kilise, insanların, hapşurdukları zaman vücutlarındaki vebadan adım adım kurtulduklarını düşündüğü için bir yasa çıkarır ;

''Hapşuran herkese ''god bless you'' (yani; çok yaşa) denilecek!''


Evet bu, kilisenin inandığı ve insanlara dayattığı bir kanundu. Bilin bakalım orta çağ Avrupa'sının insanlara dayattığı, sonra da yasa kalkmasına rağmen insanların artık ağızlarının alışmış olması sebebiyle söylemeyi sürdürdükleri bu söz, şuan hangi yan sanayi insan topluluğu tarafından kullanılıyor..?


Kendi tarihimizden, kendi kültürümüzden, örfümüzden ananemizden bizlere kalan bir şeyler var mı çok merak ediyorum ben. Büyük tarihçi ve düşünür İbni Haldun der ki ; ''Mağlup olanlar, galipleri taklit ederler. Bu bir kuraldır.''

Fazla söze ne hacet..

29 Kasım 2013 Cuma

ALGIYI ETKİLEME VE FİKİR DAYATMA II


Cümleten selamın aleyküm.

İlk yazıda değindim pek çok şey vardı, fakat yazı fazla uzamasın diye aklımdaki diğer şeyleri sonraya saklamıştım. Unuttuklarım ve eklemek istediklerim de olduğundan, bir yazı daha yazmak istedim konu hakkında.


Sonuçta insan beyninin köleleştirildiği, kelepçelendiği bir uygarlık çağındayız. Her zaman diliminin, kendisini tanıtan belirli özellikleri vardır ya hani ; örneğin İbrahim a.s deyince aklımza putlar gelir, Musa as. deyince sihir ve büyü ; imparatorluklar denilince kılıçlar ve at üstündeki askerle fethedilen topraklar, derebeylikler denilince yerel yönetimli küçük devletçikler gelir aklımıza.


İçinde bulunduğumuz çağın açıklaması da ''özgürlükler ve insan hakları etiketinin altında, tamamen köleleşmiş ve bundan memnun olan insanlar topluluğunun zaman dilimi''dir.


Güya bizlere bu zaman diliminde hep kendi düşündüğümüz şeyleri yapma özgürlüğü verildiği söylenir; fakat külliyen yalandır. Zira bizim ne düşündüğümüzü zaten birileri belirliyor, bize de ''işte bu sizin fikriniz'' diye yutturuyorlar. Başka bir şey değil.

Eski kölelerin ellerinde ve ayaklarında zincirler vardı ; modern kölelerin ise beyinlerinde..


Mesela çok genel bir örnekle başlayalım ;
Filmler.

Eski Türk filmlerini hatırlarsınız. Kendisine Yeşilçam diyen bu film sektörü, nedendir bilinmez sürekli olarak aynı tür filmler yapmıştır ; ya komedi, ya da dram.

Hatta komedi filmleri de o kadar azdır ki, tüm komik oyuncuları baştan aşağı sayabiliriz. Zira hep aynı oyuncular komik filmde oynar. Örneğin Kemal Sunal, Şener Şen, Sadri Alışık vs vs.


Fakat dram türündeki film sayısı acayip fazladır. Öyle ki isimlerini sayamayız bile.
Yani koca bir milleti duvara baktığında acı fışkırdığını gören, kapı gıcırtısına hüzünlenen psikopatlar haline getirdiler.


Derdi olan olmayan herkes eline içki alıp ''batsın bu dünya laaannn'' diye sokaklarda nara atmaya başladı memlekette. ''Ben acıların çocuğuyum abi'' replikleri ülkedeki her vatandaşın kendisini tanımlama cümlesi oldu.

Bu filmlerde benim dikkatimi çeken hep şu olmuştur;
Filmlerin neredeyse tamamında ''fakir ama gururlu genç, zengin ama pezevenk iş adamı'' teması işlenirdi. Her filmde zenginler dünyanın en kötü insanları gösterilirdi. Zenginlerin hepsi şerefsiz insanlardı, ve mutlaka onlara dersinin verilmesi gerekiyordu.


İşte bu da halkı bir düşünceye itti ; komünizm.
Çünkü Türkiye'de İslam dışında pek fazla görüş yoktu, ve ülkede gerektiği zaman ayaklanma çıkarılabilmesi için başka düşüncelerin desteklenmesi ve halka tanıtılması gerekiyordu.


Yeşilçam filmleri komünist ögelerle doludur hatırlayın.
Bir de internete Yeşilçam yazınca bile ne derece iğrenç şeyler karşınıza çıkar inanamazsınız. Ondan sonra ''bu millet neden sapık oldu abi ya?'' diye sorarlar boş boş..

Konuyla alakalı bu videoyu tekrar iyice izleyin, dediklerimi daha iyi anlayacaksınız ;


Bir zaman diliminde dayatılan düşüncenin ne olduğunu anlamak isterseniz; o dönemin filmlerine bakın..

Mesela Holywood yakın zamana kadar ağırlıklı olarak materyalist filmler yapardı. İnsanlara tanrı fikrinin olmadığı bir dünya anlatırdı. Fakat ''Novus Ordo Seclorum'' yerini ''In God We Trust''a bıraktığında, medya ve filmler de değişti.


Türkiye'de zenginlerin kötü olduğu filmler geride kaldı örneğin, şimdi tam tersi tüm dizi ve filmlerde zenginlerin şaşalı hayatları anlatılıyor, dikkatinizi çekmiştir. Koca koca evlerde oturan, o balo senin bu balo benim gezen, evin içinde baloda giydiği kıyafetleri giyen, şirketler-holdingler arasında mekik dokuyan insanların hayatlarının etrafında dönen dizi ve filmler kapladı tüm medyayı.


Çünkü ''komünist olun'' telkini ; yerini ''zengin olun ve şaşalı yaşayın''a bıraktı.
''Zengin olmak için her türlü sahtekarlığı yapın, para sizin efendiniz, onsuz hiçbir şeye sahip olamazsınız'' mesajı insanların beyinlerine çivi gibi çakılıyor bugün.


Holywood filmleri ise materyalist noktadan ''mistik, doğaüstü, metafizik'' noktaya geldi. Çünkü yeni çağa giriş ile birlikte materyalist dünya sona erdi, ve mistik bir çağ başladı. Şimdi insanları olabildiğince doğaüstü şeylere inandırmalılar.


Bugün en çok reklamı yapılan ve ödül alan film ve diziler ; ''Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Karayip Korsanları, Matrix, Alacakaranlık, Inception, Vampir Günlükleri, Teen Wolf, Supernatural, The Walking Dead, Lost'' gibi yapımlarsa, bu boşa değil elbet.

İnsanların beyinlerini doğaüstü şeylerle yıkamak, belli bir planın parçası o kadar.


İnsanların beynini törpüleme yeri olan okullarda, bizlere yıllarca ''ilk insanlar vahşiydiler, binlerce yıl sonra ateşi buldular, hiçbir şey bilmiyorlardı'' gibisinden şeyler öğrettiler. Çocukların beyinlerini ilk günden okulun bitişine kadar sürekli olarak bu bilgilerle yıkadılar.


Bu düşüncenin ateizm düşüncesi olduğunu da çaktırmadılar bize.
Fakat biz biliyoruz ki ilk insan Hz. Adem, ne vahşi idi ; ne de cahil..


''Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti.'' Bakara, 31
''Derken Adem Rabbinden bir takım kelimeler aldı.'' Bakara, 37


Fakat bizlere farkında olmadan saçma sapan ateist düşüncelerini dayattılar okullarda. Şuan yoldan geçen on çocuğa sor ''ilk insanlar vahşi miydi?'' diye, onu da ''evet'' der ; çünkü ona böyle öğretildi, çünkü bununla büyüdü.

Farklı bir örnekle gidelim.
Size ''Düldül'' desem, aklınıza şu resim gelir ;

Red Kit'in atı
Çünkü hepimiz bununla büyüdük ve doğal olarak bu ismi duyunca aklımıza yalnızca Red Kit'in atı gelmekte. Fakat düldül gerçekte ''Hz. Ali'nin atı''dır. Link


Koca bir nesil bu ismi bir çizgi film karakteri sanarak büyüdü, ve beyinlerimize bu şekilde yerleşti.
Red Kit'in düldülü geldi ; Hz. Ali'nin düldülünü götürdü.


Bu fikir dayatma konusunda en çok dikkatimi çekenlerden birisi de şu mesele ciğersizler ;

Bildiğiniz gibi cinler saf ateşten yaratılmışlardır.
''Cinleri saf ateşten yarattı.'' Rahman,35


Ve yine bir fikir dayatma olan şeytanın melek olduğu da bir safsatadan ibarettir tabi. Arada arkadaşlarla konuşurken soruyorum ''şeytan neydi la?'' diye, hepsinin verdiği cevap aynı ; ''E melekti abiii''

Holywood filmleriyle büyüdüğümüz için şeytanın bir melek olduğu dayatmasına maruz kalıyoruz haliyle, fakat kendi dininin kitabını bir okusalardı benim beynini kullanmaktan aciz olan Müslüman kardeşlerim, şeytanın melek değil cin olduğunu görürlerdi.
''İblis cinlerdendi.'' Kehf, 50

Ya birazcık beyni olan adam iblisin ''beni ateşten onu topraktan yarattın'' diye isyan ettiğini, meleklerin de ateşten değil nurdan yaratıldıklarını bilir.

Ayrıca melekler irade sahibi değildir, yani verilen emre karşı gelemezler. İblis melek olsaydı, o da emre karşı gelemezdi di mi hacı..? Karşı gelebildiğine göre irade sahibi idi, ateşten yaratıldığına göre de cinlerden idi.

Konumuza gelecek olursak, saf ateş mavi renklidir. Ancak bir maddeyle tepkimeye girdiği ve onu yaktığı zaman kırmızı ve sarı renge dönüşür. Ocaklardaki ateşin mavi olmasının sebebi de budur yani, saf ateş olduğu için.


Peki mavi renkli yaratıkların Holywood'da ne kadar sıklıkla işlendiği hiç dikkatinizi çekti mi?
Avatar
Alaaddin'in ''Cini''
Şirinler
Apocalypto'da tanrılar için kurban verilecek adamlar
Hinduizm tanrıları
Özellikle Marvel'in yaptığı çizgi romanlarda ağırlıklı olarak mavi renkli yaratıklar veya kahramanlar hakim. Şu resimlere dikkat ederseniz, gözünüze ilk olarak mavi tema çarpar ;


Dünyayı kurtaran mavi kahramanlarda neden bu kadar ısrar ettiklerini şimdi daha iyi anlıyoruz canlar.
''Mavi yaratıklar iyidir'' mesajı beynimizin bir tarafında istirahate çekiliyor böylelikle.

Batılı soylu elit ailelerin kendilerine ''mavi kan'' demeleri de bir diğer ilginç noktadır.
Anlayana tabi..

Sonra ''Sezar'ın hakkını Sezar'a'' diye bir söz vardır bilirsiniz. Bu sözü televizyonda veya gazetelerde insanlar kullanırken rastladığınızda bir atasözü falan zannedebilirsiniz. Fakat dilimize yerleşen bu söz bir İncil cümlesidir.

Bu gibi sözleri Kur'an ayeti olsa kimse kullanmaz, fakat modern, çağdaş ve ilerici batının ülkemizdeki karbon kopyaları olan çakma modern, çağdaş ve ilericiler bu sözü sanki bir atasözüymüşçesine kullanıp benimsemekten çekinmez. Yaşasın modernlik ve çağdaşlık !

Neyse, farklı bir örnek ;
Hürrem Sultan resmi diye internette dolaşan bir resim var mesela, hatta vikipedi'de bile o resim bulunmakta ;


Güya bu resim Hürrem Sultan'a aitmiş falan filan.
Bırakın bu resmin ona ait olmasını, adını bile vakfiyeleri ve mektupları olmasa bilemezdik.
Hürrem Sultan'ı kim görecek de resmini çizecek o devirde, o şartlarda ve o katı kurallarda anasını satayım.
Türkiye'de inanılmaz bir tarih ütopyası var zaten, eline resim alan altına bir isim yazıyo, bizdekiler de tarih özürlü oldukları için hemen atlayıveriyorlar olaya.


Yani lafın kısası ciğersizler, bizlere Hürrem Sultan olarak gösterilen bu resmin onunla uzaktan yakından alakası yoktur ; tıpkı Yavuz Sultan Selim diye gösterilen resmin Yavuz'la alakası olmadığı gibi..

Konuyu değiştire değiştire gidelim yine.
Tempomuzu kaybetmeyelim.


''Hayvan kesen veya dükkanında hayvan eti satan kişinin mesleği nedir?' diye bir soru sorulmuş. Kasaplığı anlatan bir soru. Fakat resimde kasap ile birlikte çizilen hayvanlara dikkat edin ; Domuz ve At.

Çocukların kafasında kasapta domuz ve at etinin satılmasının çok normal ve olması gereken bir şey olduğu fikrini aşılamaktır işte bu. Zaten Avrupa normları mormları gibi katakullilerle domuz etini şuan kasaplara sokmadılar ?


Kendi bokunu ve kendi yavrusunu yiyen hayvanı yemeyi reddediyorum anasını satayım.
Müslüman mahallesinde bu salyangozun ne işi var...?


Bu da Hürriyet gazetesinden sözde iftar menüsü.
Malzemelerin içinde ''Bir çorba kaşığı beyaz şarap'' var hacı.
Bu malzemenin oraya konulması, alay etme veya yine bir şeyleri tahrif etme amacıyla tabiki.


Sizlere bu resimdeki şahsın Şah İsmail olduğunu, ve Yavuz Sultan Selim ile hiçbir alakası olmadığını belgeleriyle anlatmıştım. Fakat okul kitaplarını yapan insanlar ya bu kadarcık bile bilgi sahibi olmayan cahiller sürüsünden ibaret ; ya da art niyetlerini devam ettiriyorlar. Böylece çocuklara ''Yavuz Sultan Selim'' deyince, akıllarında bu resim uyanıyor. Bir fikir daha böyle dayatılmış oluyor.


Etrafına biraz dikkatli bakarsan mutlaka göreceğin, farkına varabileceğin bir şey bu dayatmalar.
Televizyon olsun, gazete ve dergiler olsun bir hayat tarzı uydurdular ve bu hayat tarzını insanlara empoze ettiler. Bu mesajların sürekli tekrarlanışı ve televizyondaki hayatın yaşanabilecek en güzel hayat olduğu fikri insanlara benimsetildi.

Mesela sürekli ''elinizdekiyle yetinmeyin, daha iyisine sahip olun'' temasıyla reklamlar yapılır. İnsanlara asla ellerindekilerden memnun olmamaları gerektiği, onları mutlu edecek olan şeyin çıkan son ürünü almak olduğunu dayatırlar.


Böylece tüketmeye dayalı bir insan topluluğu meydana getirirler, ki böylece bu çarkın bir dişlisi oluverirsin. En yeniye sahip olmadığın takdirde dışlanacağın gibi bir düşünce oluşur kafanda, bu düşünce de seni yalnızca tüketmeye iter.


Fakat tüketmek için paraya ihtiyacın vardır, bu parayı kazanmanın tek yolu da bu sistemin belirlediği bir işte çalışmaktır.


Amerikalı iki tane gey, kendi çarpık ve sapık fantezileri doğrultusunda bir takım giysiler çizerler ve çizdikleri bu giysileri dünyaya pazarlayıp ''işte bu sene moda bu'' derler. Ve artık dünyanın her yerinde o giysi moda olur. Alışveriş merkezlerine, mağazalara yalnızca etiketleri farklı olan ama şekilleri aynı olan giysiler verilir; kendisini modaya adamış olan bu sistemin köleleri tarafından o giysiler tüketilir.

Böylece modaya uyulmuş olur.
Bu seni çağdaş, modern, ilerici, aydın vs. yapar.

Yani Amerikalı iki tane gey, tüm dünyanın ne giyeceğine karar verir. Ve kendilerini modern olarak tanımlayan köleler, bu sistemin yürümesini sağlar. Bu giyim tarzının dışına çıktığın anda da sistem tarafından ''gerici, yobaz, çağdışı'' diye mimlenirsin.

Kız bebekler daha yaşlarına basmadan ellerine Barbie bebek verilir. Bu oyuncak bebek, o kızın ileride nasıl giyinmesi gerektiğini dikte eder. Kısa bir etek, boyalı suratlar, topuklu ayakkabılar..


Bu sistemin en çok kullanılanları da elbette kadınlar ve kızlar oluyor haliyle.
Yine Amerika'nın göbeğinde yaşayan iki tane gey, ''bu sene kadın vücut ölçüsü bu olacak'' diyor, ve inanılması güç bir şekilde bütün dünyadaki kadınlar kendilerini o vücut ölçülerine sokmak için kafayı yercesine bir çabaya giriyor.

Candice abla
Mağazalardaki kıyafetler bu ölçülere göre dikiliyor, reklamlarda bu ölçülere sahip kızlar oynatılıyor, dizi ve filmlerde mankenlikten gelme ve aynı ölçülere sahip oyuncular öne çıkarılıyor; ve al sana iki tane adamın çizdiği yolda ilerleyen ve kendisini bu sistemin kölesi yapan insan güruhu..


Bu adamlar kadınların açılmasını teşvik etmek zorundalar çünkü ;

Elbiselerini ancak böyle sattırabilirler.
Reklamlarda ancak açık kadınları oynatabilirler.
Filmlerde ancak vücudunu kullanan ve kullandıran kadınları oynatabilirler.
Porno film sektöründe ancak bu gibi kadınları kullanabilirler.
Erkeklere bir şeyi ancak bir kadının vücudu üzerinden çekici gösterebilirler.
Yani kadın vücudu her zaman para getirir.


Bu gibi adamların yok efendim kadın özgürlüğü mözgürlüğü ayakları yapmaları da bu yüzdendir zaten. Kadınların özgürlüğünü bu kadar önemseyen adam; ''ne istiyorlarsa onu giysinler'' der, ille de vücudunu görmek istemez anasını satayım.


Dünyanın en çok para getiren sektörleri giyim, kozmetik ve film sektörleridir. Ve bu sektörlerin iç çamaşırı veya kozmetik ürünleri satmak için kadınların vücutlarına ihtiyaçları vardır. Film ve reklam sektörlerinde kullanmak için yine kadın vücuduna ihtiyaçları vardır. İşte bu yüzden kadınlara ''sen özgürsün bu yüzden tüm vücudunu açmalısın'' fikrini dayattılar.


Sen kadının özgür olmasını isteyeceksin; ama kendi belirlediğin şeyleri, kendi belirlediğin şekilde giymeyi dayatacaksın. Özgürlük adı altında en büyük köleliği dayatıyorlar haberimiz yok.
Özgürlük kelimesinin bu kadar çok anılması, köleliğin tarihteki en yüksek seviyeye ulaşmasının bir kanıtıdır.


Kendi düşüncelerimizi tahrif edip, kendi düşüncelerini dikte eden bir dünya sistemi var zira. Örneğin benim ne kültürümde, ne dinimde, ne tarihimde yılbaşı kutlamak diye bir şey yok; ama bu sistemin içine girdik gireli hepimiz noel kutlar olduk. Paganizmden kalma bir gelenek olarak, birbirimize hediyeler verir olduk, Holywood'da gördüğümüz için o gece hindi yer olduk..


St. Valentine denilen bir Hristiyan rahibinin günü olan ''Sevgililer Günü'' diye bir gün kutlar olduk.
Batılılar uğursuz saydığı için 13 sayısını uğursuz sayar olduk.
Böylelikle bizi başka milletlerden ayıran her özelliğimizi de kaybettik..


Hatta dinimizde bile bize dayatılan ve anlamı kaydıran şeylerin haddi hesabı yok.
Örneğin ''başörtüsü başörtüsü'' diye diye İslam'ın emrinin yalnızca ''başın örtülmesi'' olarak algılamaya başladık. Halbuki İslami tesettür, yalnızca başı örtme emri değildir, vücudu örtmektir.

Sadece başörtüsü diyerek, sadece başını örten, ama açık kızlardan daha açık giyinen zihniyetler peydah oldu.


Yani bizi kendi değerlerinden utanan, kendi düşüncelerine saygı göstermeyen, bir fikir üretemeyen; sürekli üretilmiş olanı tüketen bir güdümlük koyun sürüsü haline getirdiler. En kötüsü de kimse bundan şikayetçi değil anasını satayım, herkes elindeki dokunmatik telefonla, altındaki arabasıyla, oturduğu lüks restoranlarla hayatın güllük gülistanlık olduğunu ve kendilerinin hür insanlar olduklarını zannetmekte.


Fikir yok, zikir yok, üretim yok, insanlığa ve değerlere saygı yok, yok anam yok..
Lafa gelince ''ben özgür diğil miyim gardeşim, ben çocuğuma tadelle alamıcak mıyım lan''lar falanlar filanlar.

Ya cahil, ya iki yüzlü insanlar..

Saygı ve selam ile..