modern kölelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
modern kölelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2015 Perşembe

OKUL KİTAPLARI


Esselamu aleyküm canlar.


Geçenlerde nette dolanırken gözüme çarpan bir şeyi sizin de gözünüze çarpmak istiyorum. Ama konuya girmeden hemen önce, konuyla alakalı olarak sizlere ''Cemil Meriç'' okumanızı öneriyorum. Çağını aşan adamlar listemin güzide isimlerindendir kendisi.


Çünkü herkes içinde bulunduğu çağa, içinde bulunduğu çağın gözüyle yani dar bir pencereden, at gözlüğüyle baktığı için; kimse gerçeği ve büyük resmi göremez. Önlerine batılı giysiler, batılı uzun topuklu ayakkabılar, batılı bir devlet sistemi, batıdan gelen demokrasi, insan hakları ve özgürlükler tanımı konulmuştur insanların. Ve o insanlar ki, önlerine koyulan her şeyi almış; ve o zamana kadar üzerilerinde bulunan her şeyi atmışlardır.


Yani o insanlar, yeni çağın sahiplerinin galibiyetini kabul etmiş ve onlar gibi olmayı seçmiştir. Çünkü insanlar, güç kimdeyse ona benzer, ondan olur. Bu çağın gücü de batı gücüdür. Ve bütün bir insanlık kendi binlerce yıllık tarihlerini, benliklerini, inanışlarını, gelenek ve göreneklerini bırakarak; batılı olmayı, batılılar gibi olmayı seçmiştir.


Eğer günümüz dünyasının yeni kurucuları Çinliler veya Japonlar olsa idi, yani küresel dünya liderliğini kuranlar bu ülkeler olsa idi; tüm dünya bugün Çinliler ve Japonlar gibi giyinecek, onların gelenek-göreneklerini alacak, kültürlerini benimseyecekti. Nedeni sorulduğunda ise buna; ''çağdaş olmak için'' diyeceklerdi. Hatta birçok insan da Buda'ya inanmaya başlayacaktı..


Kısaca, içinde bulundukları cam kavanozdan seyrederler dünyayı. Birileri onlara; ''lan ne halt ediyosunuz o kavanozun içinde, çıkın dışarıya saçmalamayın anasını satıyım, icat çıkarmayın. Kavanozda yaşanır mı??'' dediğinde, kavanozun içinde yaşayanlar kendilerini normal gördükleri için, dışarıda olanlara deli, cahil, yobaz ve çağa ayak uyduramamış geri kafalı olarak bakacaklardır. Çünkü kendi küçük cam kavanozlarında mutludurlar. Dışarıya çıktıklarında, o an sahip oldukları şeyleri kaybedeceklerini bilirler. Bu yüzden kavanozda kalmak ve o kavanozu korumak isterler..


Kavanozun içindeki insanlar, o kavanozdan bağımsız düşünemezler. Bu yüzden onun kölesidirler. Fakat dışarıdaki adamlar hem dışarıyı, hem de içeriyi görebiliyordur. Bu yüzden onlar çağın ilerisindedirler. Cemil Meriç de onlardan bir tanesi. İçinde bulunduğu modern dayatmalara aldırmayan, zeki, cesur ve özgür bir kafa.


Ve üstad Cemil Meriç şöyle der;
''Haçlıların en büyük zaferi tarih kitaplarımızdır.''


Haddim olmayarak ona şunu da eklemek istiyorum;
''Bütün kitaplarımız.'' ''Çocuklarımız''

Haçlıların en büyük zaferi, ellerine geçirdikleri kitaplarımızdır. Kitaplar vasıtasıyla da çocuklarımızı ellerine geçirmişlerdir. Çünkü kitaplar çocuk; çocuklar da koca bir nesil demektir. Böylece kendi kafalarında bir toplum yetiştirirler. Kendi

Bence batının en büyük başarısı kendi giysilerini ve adetlerini dünyaya pazarlaması değildir. Batının en büyük başarısı, kendi giysilerini ve adetlerini dünyaya pazarladıktan sonra, bu giysileri ve adetleri benimseyip; onları benimsemeyenleri çağ dışı olmakla suçlayan bir nesil yetiştirmektir. Yani kendi düşüncelerine inanan insanlardan ziyade; o düşünceleri savunan insanlar ortaya çıkarmıştır batı.


Bunun sonucunda öyle bir insanlık ortaya çıkar ki, batılılar; ''İnsanları dış görünüşlerine karşı yargılamak da bir çeşit ırkçılıktır.'' derken; batılı olmak için çabalayan güruh; ''Cübbe giyenler, çarşaf takanlar, başörtü takanlar, şalvar giyenler yobazdır, gericidir!!!'' derler..


Dünyanın en yüksek yaşam standardına sahip olan Avustralya'da, başörtülü bir kadın, takkeli bir adam halk tarafından korunur ve kendisine destek çıkılırken; çağa ayak uydurmak ve çağdaş olmak uğruna her şeylerini bu insanlara benzetmeye çalışan çakma batılı kafalar ise; ''ben türbanlıların bu ülkede barınmasına da karşıyım'' derler.


İşte bunun ana sebebi de insanları bir ideolojiye tabi tutarak büyütmeleridir. O ideolojide batıdan gelen her şey sorgulanmadan kabullenilmesi gereken doğrulardır; fakat İslam kültürü ve medeniyeti meşeili her şey yine sorgulanmadan reddedilmesi gereken yanlışlardır. Bu da, bu ideolojiyi bu topraklara getiren insanların da, ona uyanların da inanılmaz bir aşağılık kompleksleri olduğunu gösterir. Bu yüzden kendi doğduğu toprakları ve o toprakların insanlarından nefret ederken; batılıya hayranlık besler. Onun gibi olmak ister. Bu yüzden de kendisine ait olan her şeyi değiştirmek ister. Böylece kendi kimliğini satmış olur. Modernlik uğruna kendisini, kendi kimliğini, kendi tarihini satar. Sırf batılılar gibi dar pantolon giyebilmek ve dekoltelerini açabilmek için yaparlar bunu. Arzularının kölesi olan bir insanlık ortaya çıkar böylece. Hem arzularının, hem de aşağılık kompleksinin elinde maskara olan bir insanlık..

Cadılar Bayramı kutlayan masum Türkler
Konumuz okul kitapları.
90 yıldır kurtulamadığımız bir sistemin ürünü olan kitaplar.
Ve ''okumazsan adam olamazsın'' deyip, çocuklara okumanın nasıl bir zorunluluk olduğunu anlatırken, ne okuduklarına zerre kadar dikkat etmeyen bir toplum oldu bu toplum. Yani; ''bu adamların kurduğu sistemde, onların kendi sığ görüşlerini ve fikir tetikçiliklerini yaptıkları kitaplarını okumalısın. Buna uymak zorundasın. Bunun bir parçası olmak zorundasın. Yoksa adam olamazsın.'' tarzında bir düşünce yapısı bu.


Bana en çok koyan nedir bilir misiniz?
Size okulda tamamıyla yalandan ibaret şeyler anlatırlar. Bilirsiniz.
Sonra da sınavlarda o yalanları sorarlar size ve sizden yalan olan cevabı seçmenizi isterler. Siz bunun bal gibi yalan olduğunu bile bile seçmek zorunda kalırsınız o yalan seçeneği.

Hatta bazen sizin tarihinize, atalarınıza, dininize hakaret eden sorular bile çıkar karşınıza. Ve sizden istedikleri yine onların doğru kabul ettikleri yalanlardır.

Düzen, sizinle alay eder.


Cumhuriyet tarihiyle başlayan kitaplarımızdaki haçlı işgali, ne yazık ki bugün bile devam etmekte. Bizler hala zincirlerini kırmaya çalışan tutsaklarız. İsterseniz bugünkü okul kitaplarımıza birlikte bakalım;


Haçlı zihniyetinin en güzel örneklerinden biri mesela bu resimdir. ''Allah'' yerine ''tanrı'' kelimesini ısrarla söylemek, ısrarla vurgulamak. Bu adamların Allah lafzıyla çok açık bir zoru var arkadaş.


Yine ''tanrı'' ifadesinin yanında, bir de ''inanılan'' kelimesi oldukça klas bir şekilde yerleştirilmiş. Bu, Müslüman çocuğuna çaktırmadan salyangoz yedirmektir. Tıpkı McDonalds'a gidip orada domuz eti yedikten sonra; ''hadi lan domuz eti miydi oooo'' diye dövünen Müslümanlar gibi..


Bakın bu bir 8. sınıf Din Kültürü kitabı.
Ve ben size bu kitabı kimlerin yazdığını şıp diye söyleyebilirim. Ama onun öncesinde bu resmi, birkaç başka resimle birleştirerek bir konu bütünlüğü oluşturalım.



''Cumhuriyet tarihine tapın, Cumhuriyet öncesi binlerce yıllık tarihinizden nefret edin'' demektir bu. Bu millet binlerce yıldır var, binlerce yıl süper güç olmuş. Atilla, ta Avrupa'ya kadar gitmiş ve Papa'ya önünde diz çöktürmüş. Fatihler, Kanuniler tüm dünyanın krallarına hükümdarlarına önlerinde diz çöktürmüş. Fakat aradan yıllar geçmiş ve o batılıların kıyafetlerini giymekle övünen, kendi kıyafetlerinin giyilmesinden utanan bir toplum ortaya çıkarılmış.


Hani bugün bu yobaz kafalar var ya, Taksim'de, Bakırköy'de, Şişli'de, Nişantaşı'nda falan.. İşte bu yobaz kafaların başörtüsü takmış, sakal bırakmış cübbe giyen insanlara tahammül edemeyişlerinin sebebi budur. Hayatları boyunca bu gibi kitaplarla yetişmişler ve kılık kıyafet gibi sudan ucuz meseleleri bile gelişmişlik veya gelişmemişlik olarak görmüşlerdir. Çünkü bunlar örümcekli kafalardır.

İşte bu da, söylediklerimin kanlı canlı kanıtıdır

Ve yukarıda daha önce gösterdiğim resmi yapanlarla bu resimleri yapanlar aynı kişilerdir. ''Peygamberimize sevgi ve saygıda aşırıya kaçmamalıyız.'' ifadesinin anlatmak istediği şeylerin başında da işte bu kılık kıyafet olayı vardır. Çünkü bol giyinmek ve sakal bırakmak sünnettir. Ayrıca bu giyiniş alamet-i İslam'dır. Yani bu kıyafet, kafalarda Müslüman kıyafetidir. Böyle giyinen birini gördüğünüzde direkt olarak ''Müslüman'' dersiniz. Zaten amaç da bunu ortadan kaldırmaktır. Ki bu çok büyük ölçüde başarılı olmuştur. Dünyanın en batısındaki Amerikalı ile, en doğusundaki Çinli, Japon; en güneyindeki Afrikalı ile, en kuzeyindeki Rusyalı insan tamamen aynı kıyafetleri giyiyor. Aralarında en ufak bir fark yok. Tek tip bir dünya, tek tip bir insanlık..

Dışarıdan baktığında kimin Müslüman, kimin gayrimüslim olduğunu anlayamadığımız bir çağ. Kimliğinden utanıp, parası ve gücü olanın kimliğine bürünmeye çalışan zavallı Türk insanı.. Zavallı koca bir insanlık..



Bunların yanında bir de; ''loto toto'' gibi ifadeler var okul kitaplarında. Dikkat edin, her bir cacık mevcut bu Allah'ın cezası kitaplarda; bir tek İslami ifadeler yok. Eğer oraya; ''Atilla namaz kıl, abdest al, oruç tut'' yazılsaydı, bu %15 ila 20'lik laik kesim dünyayı ayağa kaldırır, Tarık Akan, Rutkay Aziz, İlyas Salman, Can Dündar gibi kafalar bir taraflarını yırtarlardı. Hatta Chp'liler ve cemaatçilerin bir kısmı da yabancı gazetelere ve başbakanlara mektuplar yazardı. Hani her zaman yaptıkları iş ya, ondan diyorum.


Ondan sonra İslam fıkhı ve ameli, itikadi olayların hepsi birbirine karıştırılmış durumda;


Caferilik?
...

Gelin olayı daha da vahimleştirelim.


Okul kitaplarımız ateistler tarafından yazılmaktadır. Dahası da var, onlara da bakacaz. Bir ateist için din olgusu yalnızca varsayımsaldır. Daha kendi inandıkları şeyi ''teori'' olmaktan ileri götürememiş olan insanların ''din'' olgusuna bu şekilde hücum etmeleri beni ziyadesiyle güldürüyor. Ve bu gibi adamların yaklaşık 150 yıldır kullandıkları bir ''bilimsel'' ağız var. Okul kitaplarında kendi ''teori''lerini kanıtlama çabasına giden ve aynı zamanda da ''din'' olgusuna saldıran bu gibi insanlara, daha doğrusu bu sisteme karşı savaşmak da; onların elinde oyuncak ettiği ve yıllardır kendi oturma organları nasıl istiyorsa ona göre bir şeyler buldukları bilimselliği kendi elimize geçirmemizdir. Ve bunun için de ben, bir ''Kur'an ve Sünnet Mucizeleri ve Bilimsellik'' dersinin zorunlu kılınmasının tek çare olduğuna inanıyorum. Öle bir ders yapsınlar, dersin kitabını da müfredatını da ben yazarım, sorun değil, yeter ki yapılsın. Çünkü yalnızca benim acizane bulduğum ve bildiğim bilimsel mucizeler yıllarca öğretilecek bir ders müfredatı oluşturmaya yeter. Yüzlerce Müslüman bilim adamımız da var, yalnız bu gibi fikirler yok ortada. Bu fikirlerin olduğu bir yazı düşünüyorum Allah'ın izniyle.


Neyse devam edelim ateist eğitim sisteminin kitaplarına;


Aslında bana kalırsa tam tersi. Ateizm, insanların anlayamadıkları doğaüstü olayları, doğa olaylarını uydurulan bir teori ile ''her şey tesadüf'' diye açıklamaya gitme çabasıdır.





Bu A9'un tek yaptığı da bu zaten anasını satayım

Pek sevgili Adnan ve kediciklerinin neden bu denli ateizm ile uğraştıklarını merak ediyorsanız eğer, size şöyle bir şey söyleyeyim; ''Mehdi as geldiğinde, ateizmi çökertecek'' diye bir hadis var. Bu anlamanız için yeterli olur.


Gördüğünüz üzere okul kitapları baştan aşağıya ateizm, Hristiyanlık, Dinler Arası Diyalog ve tarih düşmanlığıyla dolu. Şimdi soruyorum size; bu kitapların menşei bu topraklar mı? Yoksa bu kitaplar hala ve hala batılı Haçlı zihniyeti tarafından mı yazılıyor?


Benim anlamadığım şey şu; batıda insanlar İslamiyet ve Müslümanlar aleyhinde bir propaganda ile yetişiyor. Burasını anlayabiliyorum, çünkü onlar batılı ve aramızda binlerce yıldır bitmeyen bir savaş var. Çok dayak yedikleri ve suratlarının bir tarafında hala bir Osmanlı şaplağı olduğu için de, kendi nesillerini bunun bir daha tekrarlanmaması için tüm bunlara düşman olarak yetiştiriyorlar.

Bu adamlar bizden nefret eden bir nesil yetiştiriyor (Link), aynısının burada da yapılması hiç mi tuhaf değil? 

Aynı adamlar, burada da bu toprakların insanlarını aynı şekilde bir propagandaya maruz tutuyor, kendi tarihine, diline, dinine düşman bir nesil yetiştiriyor ve bu ülkedeki bir kesim akıl hastası olan ''manik depresif şizofrenik ideolojizm'' hastalığına yakalananlar bu eğitim sistemini savunuyor. Değiştirmek isteyenlere karşı çıkıyor.


Var olan eğitim sistemi, adalet sistemi, hatta toplum sistemi kokuşmuş. Küflenmiş. Ve kokuşup, küflenen şeyler insan sağlığına zararlıdır. Vücudumuz ölmeden bu kokuşmuş şeylerden kurtulmamız şart, aksi halde geri dönülemeyecek kadar ileri gideceğiz sonunda son günlerimizi huzurla geçirmemiz gerekecek, çünkü ortada bir toplum kalmayacak. Her birimiz kökümüzü, soyumuzu, sopumuzu, kimliğimizi, dinimizi, dilimizi ve benliğimizi unutacağız. Bizler eski ile yeni toplum arasındaki bir geçiş köprüsüyüz. Eski toplumla olan bağlarımız çok ince de olsa hala duruyor ve yeni toplum, yeni yüzyılın getireceği teknolojik dünyayla birlikte bizim çocuklarımıza ait olacak. Böylece tek bir dünya devleti kurulması için gerekli olan tek bir toplum yapısı tamamıyla sağlanmış olacak. Makinelerden ve robotlardan farksız bir insanlık. Aynı fabrikada üretilmişçesine birbirlerine benzeyen bir insanlık..

12 Şubat 2015 Perşembe

HAPPY VALENTİNES DAY


Ho ho hooouuu sevgili sevgilisi olan ve sevgililer günü kutlayan ciğersiz kardeşlerim.

Biliyorum ki bu yazı iki grup insanı bağlayan bir yazı olacak. Onlardan birincisi Müslüman insan grubu, diğeri ise kapitalizme, emperyalizme, sömürüye ve Amerika'ya karşı olduğunu her fırsatta haykıran günümüzün kokuşmuş, ucube deyimleriyle ''devrimci, sosyalist veya özgürlükçü'' insan grubu.


Duygusal Kapitalizm isimli bir yazı yazmıştım. Sömürü sisteminin yalnızca bir ülkenin başka bir ülkeye gidip oradaki petrolü ve altını çalması demek olmadığını; bilakis asıl sömürünün insanların beyinlerinde ve duygularında vuku bulduğunu yazmaya çalışmıştım acizane.


Ve şunu söylemek istiyorum, yemin ederim ki en nefret ettiğim şeylerin başında tüm dünyayı sömüren adamlar yok. Vallahi billahi yok. Benim bir nefret listem var. O listenin başında çoğu zaman kendim varımdır zaten. Zirveyi çoğu zaman kimseye kaptırmam. Liderlik koltuğunu sevdiğimden olsa gerek, seri galibiyet ve üç puanlarla zirveyi birçok zaman kimseye vermem. Şampiyonlar ligine de direkt giderim çoğu zaman, eleme bile oynamam yani.

İnsanlardan nefret ederken ben

Fakat listenin hemen ikinci sırasında insanlar vardır. Sıradan insanlar. Dışarıdan baktığında genellikle hiçbir anormallik görmediğiniz, göremeyeceğiniz insanlar. İşte bu yüzden onlardan nefret ederim. Bu kadar normal oldukları için sevmem onları. Bazen nefretim o kadar ağır basar ki, bir süre herkesten uzaklaşır, hiç kimseyi görmek istemem. İnsanlardan uzaklaşırım tamamen. Bütün o sosyal ağ denilen ama aslında insanları asosyal birer androide dönüştüren, özlerini ve kendilerini kaybettiren şeylerden, telefonu olsun, bilgisayarı olsun, televizyonu olsun her türlü ''teknoloji nimeti''nden kendimi uzaklaştırırım.

İnsanlardan nefret ederken bir başka halimle ben

İşe de yarar. Bir süre nefes alırsın çünkü. Sonra derin bir nefes çekersin ve uzun bir süre artık tamamen sahteleşmiş insanlığın içinde nefessiz kalmaya tekrar başlarsın. Bazen eline bir silah alıp bu dünyaya hiçbir yararı dokunmadığı gibi bir de dünyanın oksijenini soluyan, üstüne üstlük yaşadığı bu dünyaya her geçen gün tecavüz eden, ırzına geçen ve onu günden güne ''bilim'' ve ''insanlığın yararı için buluş arayışları'' adı altında katleden insanlar için çalışan ve onları seven, sayan hatta onları koruyan insanların her birini tek tek, üşenmeden alınlarının tam ortasından vurmak istersin. Ya da belki de her bir insana iki kurşun ayırırsın. Biri kalbi, diğeri ise beyni için. Çünkü o insanlar ikisini de kullanmayı çoktan bıraktığı için vücutlarında çürüyen organlar halini almış olan gereksiz ağırlık kütlelerine nişan alarak, onları çektikleri bu sıkıntıdan kurtarmak lazım gelir.


Ama ho ho hooouuuu...
Sana kapkaranlık gelen hayat ve insanlık, başkalarına tozpembe ve apaydınlık gelir. İşin kötü tarafı, diğer kısım çoğunluktadır. Çoğunluğa sahip olmaları gerektiği bir hayat görüşü verilmiştir, bunun yanında hediye olarak da güzel bir ''dünyayı tozpembe görün, kötü olan her şeyi görünmez kılın'' gözlüğü hediye edilmiştir. Ama ne yazık ki bazı insanlar o kampanyaya yetişememiştir ve ne o gözlükleri vardır, ne de kendilerine verilmiş hayallerle dolu bir hayat görüşü.

Toz pembe hayat gözlüğünden bir kare

Benim dünya görüşümde ise dünya nüfusu ve insanlık nüfusu ters orantılıdır. Bir topluluğa girdiğinde, oradaki insanların fikirleri içerinde kendi fikirlerini unutan insanlar görürsün. Kendilerine ihanet eden insanlar.. Ve kendilerine ihanet eden insanlara güvenemezsiniz, çünkü gün gelir size de aynısını yaparlar. Bu yüzden kendi fikirlerini ve inançlarını satan insanlardan olabildiğince uzak durun.

Benim dünya görüşümde içinde bulunduğumuz dünya, evrenin tımarhanesidir. Bütün delilerin toplandığı yer bu gezegendir. Ve bu durumun en kötü tarafı da şudur; deliler deli olduklarının farkında değillerdir. Hatta birçoğu daha zeki olduklarını sanır.

Let the kid kick

Nefret listemde de o insanlar vardır işte benim. Ellerinde aslında deli olduklarını fark edebilecek kadar da olsa malzeme olan insanlar, o malzemeyi bile doktorların delilik hapı diye insanlara yutturdukları ama aslında kendilerini daha da deli yapan ve uyuşturan ilaçları almaya harcamakla meşguller.


Karnı doyduğu ve istediği kıyafeti giyebildiği için her şeyin yolunda olduğuna inanan ve halinden memnun olan insanlardan nefret ediyorum. Dünyanın gerçekten pisliklerle dolu olduğunun ve günün birinde sifonun üzerimize çekileceğinin farkında değiller. Yakın bir gelecekte hepimiz lağımın dibini boylayacağız.

Ama biz hala bu moddayız...

Neyse, asıl konumuza dönelim hacı.
Şimdi ben buraya niye çıktım? Nasıl çıktım? Gördünüz işte, yürüdüm çıktım. Buraya çıktık da, çıkmadık mı dedik?

Pardon ya, konular karıştı.
Hah, Happy Valentines Day demiştik.

Ay çok romantik. Resmen romantik.
Güzeldir, hoştur.
Ancak boştur. Defalarca söylemiştim zaten, ama üşenmiyorum bu tür konularda. Roma Katolik Kilisesi'ne ait bir gündür bu gün. Bir Hristiyan rahibinin günüdür. Şimdi ey yazının başında bahsettiğim o iki insan grubu! Siz ne ayaksınız? Hristiyansınız desem değilsiniz, batılısınız desem değilsiniz. E peki siz nesiniz?

Hiç zahmet etmeyin, sizin ne olduğunuzu sizden çok ben biliyorum; Sizler batıdan bok gelse yemeye razı olan, hayatlarını her zaman başkalarının hayatlarından kopyalayan, fabrika çıkışlı ve kullanılmıi ikinci el hayatlara sahip olan birer yan sanayi ürünü batı çakmasısınız. Nixe'siniz siz.


Adadis'siniz.

Star Fucks'sınız siz.

Çünkü sizler kendi adetleriniz, gelenek göreneklerinizi beğenmiyor ve burun kıvırıyorken; batıdan gelen her türlü adeti, geleneği göreneği benimsiyor, hatta batılılardan daha fazla ilgi ve alaka gösteriyor, bir de bu aptallığınızla övünüyorsunuz.


Ama kapitalizm denen melek görünümlü şeytan duygularınızı öyle bir eline geçirmiş ki, sevgilinize bugüne inanmadığınızı ve kutlamayacağınızı söylemeye cesaret dahi edemiyorsunuz. Çünkü herkesin yaptığı şeyi yaparak normalleşmek, normal olmak istiyorsunuz. Bu kadar insan sevgilisine hediye alırken, arkadaşlarınız sürekli aldıkları ve verecekleri hediyelerin ne kadar anlamlı olduğundan bahsederken, tüm bu beyin yıkamanın içinde onlara; ''o ne lan anasını satıyım! Kutlamıyorum ben öle çakma günleri!'' diyemiyorsunuz.

Biz sadece Sevgililer Gününü kutluyoruz, onlar Aziz Valentine Gününü kutluyoouu!!!

Ama lafa gelince hepiniz kapitalizme karşısınız. Emperyalizme düşmanısınız. Her biriniz İslam alimisiniz, hadisleri reddedecek kadar derinlemesine bilgi sahibisiniz, hatta her konuda fetva verecek kadar ilminiz var. Yalnız, icraata gelince bunların hepsi yerini zıt düşünce ve fikirlere bırakıveriyor. Ne hikmetse artık..

Aziz Valentine değil Sevgililer Günü kutlarken ben

Müslüman kardeşim!
Allah'a ve ahiret gününe iman ettiysen eğer, seni her şeyinle sömüren şu gavur günlerini kutlamaktan vazgeç artık. ''Dünyayı sen mi kurtaracan?!'' ve ''Sen almasan noluyo, herkes alıyo zaten...''cilerini hastir et kafandan ve hayatından. Bu gibi dallamalar kendi yediği kazığın ne kadar kalın olduğunu bildikleri ve buna bir şey yapamadıkları için seni de aynı kazığa sokmak isteyen sadist ve mazoşist güruhundan başka bir şey değil. Bu gibi adamların fikirleri de anca bu gibi cümleler olur her zaman. Başkasını ve dahasını yapmaya ne aklı yeter, ne de yüreği. Evet senin kutlamaktan vazgeçmen ile bu sistem yıkılmayacak. Ama en azından kendine karşı dürüst olmuş olacaksın. Ve eğer bir gün herkes en azından kendine karşı dürüst olmak için aynı icraata kalkışırsa, bu damlaların bir gün nasıl bir göle dönüşeceğini göreceksin. Belki de sen göremeyeceksin, ama aynı şeyleri öğrettiğin çocukların ve başka ana-babaların da aynı şeyleri öğrenerek büyümüş çocukları görebilecek.



Birçok insan hiçbir şey yapamadığı için senin de yapamayacağını söyler. Aslında kendi beceriksizliğinin ve bir umutsuz vakıa oluşunun acısını başkalarından çıkarmak ister. Onlara da aynı olduklarını söyler. Fakat gücü olmasa da inancı olan insanlar ise, kendi inancını başkalarıyla paylaşır. Çünkü kendilerinde olmayan güç belki başkalarında vardır ve harekete geçebilir, bir şeyler yapabilir umudunu taşırlar.



Televizyonlar, gazeteler Sevgililer Günü reklamları yapıyor. Yapacaklar da. Her sene. Sizlere ''sevgilinize en iyi hediyeyi alın, sevgiliniz buna layık, sevgilinize ne kadar özel olduğunu hissettirin...'' gibi cümlelerle gelecekler ve karşınızdaki insanda bir beklenti oluşturacaklar. Ve sevgiliniz de, ona hediye almamanız takdirde size kızacak, üzülecek, kendisini değersiz hissedecek, herkesin hediye alıp verirken yaşadığı o duyguyu yaşayamadığı için kalbi kırılacak. Çünkü beyinlerimiz ve kalplerimiz yüzyılın dayattığı şeyler tarafından bir uyuşturucu komasına sokulmuş durumda. Onları istemekten vazgeçemiyoruz. Kendilerini öldürdüğünü bilen ama yine de bir kez başladığı için asla bırakamayan uyuşturucu müptelaları gibiyiz. Ta ki ölene kadar.. Vahşi kapitalizm de insan duygularına, ihtiraslarına ve hazlarına öyle bir encekte edilmiş durumda ki, insanlar nefislerinin her bir zerresinde hissettikleri bu hazlardan ölene kadar vazgeçemiyor..


Bir gün hepimizin bu uyuşturucudan kurtulabilmemiz dileğiyle.
Sevgiler, saygılar efenim..

1 Ocak 2015 Perşembe

MODERN GÜNAHLAR


Esselamu aleyküm canlar.

Dünya yeni bir hale büründükçe, insanlar da yepyeni hallere bürünmeye başladı. Kafalardaki anlayışlar ve standartlar değişti, ölçüler değişti, bakış açıları değişti. Bir şeyleri yapma veya anlama yolları da değişti, ama varılan yer hala değişmedi. Ki bazı şeyler asla da değişmeyecek.


Örneğin insanların yedikleri yemeklerin türleri değişti. Kimi ürünlere GDO katkısı yapıldı, kimi ürünler ilk defa ortaya çıkarıldı. Fast food denilen ve milyarlarca insanın yediği şeyler üretildi. Lakin yemek türleri değişse de, insanların bunları yeme amacı veya onlara gerek duydukları gerçeği asla değişmedi. Binlerce yıl önce de insanlar acıkıyor ve yemek yiyorlardı, şimdi de öyle yapıyorlar.


Belli sınırlar çerçevesinde her şey değişir; yine belli sınırlar çerçevesinde hiçbir şey, asla değişmez. Bu gerek insan olmanın, gerekse doğanın ve evrenin kanunudur.


Fakat gelin görün ki, birçok günümüz insanı, değişebilen ve değişmeyen bu şeylerin arasında kalmış. Ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar, çünkü düşünmüyorlar. Düşünseler de, içinde bulundukları çağdan bağımsız düşünemiyorlar. Beyinleri köleleştirilmiş. İçinde bulundukları çağ, beyinlerini ele geçirmiş ve kendisinden bağımsız düşünmesine asla izin vermiyor.


Bu yüzden etrafınızda ve her yerde arafta kalmış insanlar görürsünüz. Sizin gibidirler. Normal görünüşlü, normal alışkanlıkları olan, yemek yeyip uyuyan insanlardır. Fakat göremediğiniz kısımda, yani beyinleri ve kalplerinde ne yazık ki koca koca kelepçeler taşıyan insanlardır.


Kafaları o kadar karışmış, o kadar allak bullak olmuş insanlardır ki, kötü bir şeyden bahsettiğinizde ve bahsedilen bu kötü şeyi kendisinin yapıp yapmayacağını söylediğinizde, cevabı kesinlikle ''tabiki asla yapmam'' tarzında, oldukça kararlı ve ikna edici olacaktır. Lakin aynı şeyin başka versiyonunu, yalnızca başka bir forma bürünmüş olan halini belki de her gün yapıyordur. Ya da yapılmasına ses çıkarmaz.


İşte bu da günümüz dünya sisteminin, insanların kafalarının içine ne denli girdiğini ve onu ele geçirdiğini gösterir. Buna elle tutulur örnek verecek olursak eğer; sokaktan geçen sıradan bir insana ''hırsızlık nasıl bir şeydir?'' ve ''Hırsızlık yapar mısınız?'' sorularını sorarsak, neredeyse tamamına yakını bunun çok kötü bir şey olduğunu ve asla yapmayacaklarını söyler. Bunu onlara kafalarındaki hırsızlık tanımı söyletir.


Lakin aynı insanlara daha önce hiç başkasının wifi'sine bağlanıp bağlanmadıklarını, hiç internetten dizi veya film izleyip izlemediklerini, ya da şarkı indirip indirmediklerini sorarsan, neredeyse hepsi ''evet'' cevabını verecektir.


Öyleyse ufak bir beyin fırtınası yapalım.

Bir film veya dizi yapımı için oldukça yüksek paralar harcanır. Oyunculara verilen paralar, ekipmanlar, iş ekibi, kiralanan yerler vs vs.. Tüm bunlar oldukça yüksek meblağlar karşılığında yapılır ve bizim bildiğimiz ve izlediğimiz diziler ya da filmler haline getirilir. Bunun karşılığında ise, televizyon veya sinemada izlenme oranlarına göre para kazanırlar. Bir süre sonra da DVD ve CD'ye aktarılan bu dizi ve filmler, yine yapımcı şirkete para kazandırır. Kısaca dizi ve filmlerin yapılış amacı, diğer tüm işlerde olduğu gibi para kazanmaktır.


Fakat bir insan gidip de bu dizi ve filmleri internetten izler veya korsan CD-DVD'sini satın alırsa, sahibine para kazandırması gereken bu dizi ve filmler para kazandıramazlar. Yani bu, birinin evine girip cebinden para çalmakla eşdeğer bir harekettir. Çünkü bu iş için, yapımcıların cebinden para çıkmıştır. Ve alınan korsan CD-DVD'ler ve internetten izlenen film-diziler, bu adamların parasıyla yapılmıştır. Demek olur ki, bu iş o adamların cebinden paralarını çalmakla eşdeğerdir.


Hakeza film,dizi ve bazı belgesellerde ''yasal uyarı'' kısımları olur, hani şu izlediğimiz şey başlamadan önce kimsenin asla takmadığı hatta zaman kaybı diye ilerlettiği kısımlar var ya, işte onlar. O kısımlarda ''bu filmin çoğaltılması ve izinsiz satılması, internetten indirilmesi... suçtur'' gibi şeyler yazar.

İşte o şeyler suçtur.

Aynı şeyi şarkılar için de söyleyebiliriz. Oyunlar için de söyleyebiliriz. Aynı yasal ibareyi taşıyan her şey için söyleyebiliriz. Çünkü birilerinin emek ve para harcayarak ürettiği ve para kazanmak için satışa çıkardığı şeye, üretenlere para kazandırmadan sahip olmanın adı ''hırsızlık''tır.


Yani, ''hırsızlık nedir?'' ve ''hırsızlık yapar mısınız?'' sorularına kesin bir tavırla ''asla'' diyen insanların neredeyse tamamı, mutlaka bir kez bile olsa internetten dizi, film, belgesel, şarkı indirmiş veya izlemiş; ya da korsan DVD-CD almıştır. Ya da başkasının wifi'sine bağlanmıştır.


Bu da demek olur ki, insanların kafalarındaki hırsızlık kavramı değişmiş. Kafalardaki bu kavramla oynanmış. Ve insanlar yaşadıkları bu çağın düşünce sisteminin öyle veya böyle kölesi olmuşlar. Beyinlerine ve kalplerine bağlanan kelepçeler sayesinde düşünemiyorlar. Çünkü birkaç dakikalık bir düşünce bile, bu olayı anlamalarına yetecektir. Fakat insanlar düşünmek istemiyor. Böyle mutlular. Gözlerini kapatıp, kafalarında yarattıkları bir hayal dünyasında yaşıyorlar. Lakin gözlerini açsalar adeta bir cehennemde yaşadıklarının farkına varacaklar. Tek yapmaları gereken şey ellerini gözlerinin önünden çekmek. Ama gerçek olduklarına inandıkları yalanlarla mutlu olan insanlar, güzel yalanları çirkin gerçeklere tercih etmekte devam ediyorlar.


Sevdiğiniz, ya da karınız veya kocanız tarafından aldatılsaydınız, bunu bilmek ister miydiniz? Yoksa bilmeyerek mutlu yaşamaya devam mı etmek isterdiniz...?


Müslümanlara şunu hatırlatayım;
Eğer bunları yaptıysanız, veya hala yapıyorsanız, hesap gününde hırsızlıktan yargılanacaksınız..


Ama tabi bunun bir çözümü var.
İzlediğiniz veya indirdiğiniz dizi ve filmlerin orjinal DVD-CD'lerini satın alabilirsiniz. Böylece para kazandırmanız gereken insanlara o parayı kazandırmış olursunuz.


Bir diğer yeni nesil günah ise, nette veya telefonda kısaca sanal alemde gıybet etmektir. Yani insanlar hakkında konuşulmaması gereken şeyleri konuşmak, iftiralar atmak. Özellikle bu konu cidden üzerinde durulması gereken bir konudur. Zira sanal sosyal paylaşım sitelerini kullanmayan insan neredeyse yaşamıyor. Ve buna bağlı olarak da sürekli birileri ya da bir şeyler hakkında yorumlar veya ithamlar yapılıyor.


Arkadaşlarınla bir araya gelip yaptığınız gıybetle, sosyal paylaşım ağlarında veya telefonlarınızda yaptığınız gıybetin arasında hiçbir fark yoktur. Gerçi bu dönemde yüz yüze olsalar da kimsenin gıybete dikkat ettiği, bundan kaçındığı yok ama.. Yine de bazı kimseler bunu yapmaya dikkat ettikleri halde, sanal alemlerde gıybetin alasını yapmaktalar. Çünkü gıybetin ne olduğu konusunda, nelerin gıybete girdiği konusunda ne yazık ki diğerleri gibi kafaları karışık. Düşünmüyorlar.


Bir diğer modern günaha geçelim.
Herkesin akbil basarak bindiği otobüse veya metrobüse, ya da herkesin para vererek bindiği minibüse akbilsiz veya parasız binmek..


Ya da bir kul hakkı olarak sırada yer çalmak..
Mesela ben çoğu zaman otobüs durağına ilk gelirim, ya da benden başka en fazla bir iki kişi olur. Fakat birkaç dakika sonra toplanan kalabalık otobüsü görünce öyle bir canhıraşhane şekilde otobüse doğru hareketlenirler ki, ortada sıra falan kalmaz. İlk binmesi gereken ben, her zaman en son binerim. Hatta bu olurken çoğu zaman da arkamdakilere de yer veririm, çünkü onlardan biriymiş gibi hissetmek istemem. Yani otobüse en son binsen de aynı yere gidecek, ilk binsen de. Öyleyse bu ilk binme savaşı ne? Oturarak gitme hevesi uğruna insanların sırasını çalmak neden? Bu da hırsızlığın bir diğer çeşidi değil mi?


Ya da yolda yürürken insanlara çarpmak ve hiç özür dilememek..
Bildiğiniz üzre aşırı kalabalık bir şehir İstanbul. Neredeyse yirmi milyona yakın insan var. Caddeler, meydanlar ve toplu taşıma araçları günün her saati ağzına kadar dolu. Bu da haliyle insanları birbirlerine fiziksel olarak yakın kılıyor. Çoğu zaman bir gün içinde onlarca kişiyle çarpışabiliyorsun.


Fakat çarpışmanın fazlalığından mı bilmem, birine çarpan veya ayağına basan kimse artık dönüp özür dilemiyor. İnsanlar kaba.

En ufak, zerre kadar hak sahibinin hakkını almadan bir yere kımıldamayacağı bir gün gelecek, unutmayın. En ufak hak sahibi, yanlışlıkla omzunuzun dokunduğu biri bile gelecek ve sizden hakkını isteyecek. Ona sevaplarınızdan vermek zorunda kalacaksınız, yeteri kadar sevabınız yoksa da onun günahını alacaksınız. Terazi şaşmayacak.


Yani en ufak bir şeyin bile karşılığının çok büyük olduğunu bilmesi gereken bizler, nasıl oldu da bu kadar umursamaz hale geldik?


Amerikan dizi ve filmlerinin bizlere dayattığı kişilikler, olmamız gereken kişiliklerin tam tersi istikametinde bugün. Yolda birine çarpınca, ''Hey dikkat etsene biraz!'' diyen kişiye; ''canın cehenneme adamım!'' deyip, umursamaz ve küfürbaz karakterler ürettiler.
''Çok af ederseniz, istemeden oldu'' diyen insanların sayısı giderek azaldı, bir süre sonra da onlarla karşılaşılınca şaşırılır ve ''hmm gerçekten çok kibar biriymiş'' deme durumuna gelindi. Zaten olması gereken buyken üstelik..


İnsanların kafalarındaki yargıları ve ölçüleri değiştirirseniz, onlara her şeyi yaptırabilirsiniz.
''Asla hırsızlık yapmam'' diyen birine, hırsızlığın başka versiyonu olan başkasının wifi'sini kullanmayı veya emeğini çalmayı son derece normal şekilde yaptırabilir ve ''e canım herkes kullanıyo, herkes alıyo'' gibi cevapları verdirtebilirsiniz.


Bense çapın ve insanlığın gittiği bu yönde, çağdaş ve modern olmayı reddediyorum. İnsanlık tarihinin, insanlıkta en geri kalmış çağının çağdaşı; köleliğin ve her türlü sömürünün, iki yüzlülüğün moda olduğu çağın moderni olmayı reddediyorum. Sığ kafalı aydınların ve bin dolarlık takım elbise giyen eli kanlı beyefendilerin kalın hatlarla, kendi kafalarına göre çizdiği çağdaşlık ve modernlik anlayışını tanımıyorum. Bizim gibilerin ufku, bu kalın kafalı kodomanların çizdiği hatlara sığmaz çünkü.


Bu tür insanların, sizi o kendi çizdikleri modernlik, çağdaşlık, özgürlük ve insan hakları çizgilerine uymamakla suçlaması, kendi sistemlerine köle olmadığınızdandır. Unutmayın; kedi uzanamadığı ciğere murdar der..

Saygılar..