kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2015 Perşembe

OKUL KİTAPLARI


Esselamu aleyküm canlar.


Geçenlerde nette dolanırken gözüme çarpan bir şeyi sizin de gözünüze çarpmak istiyorum. Ama konuya girmeden hemen önce, konuyla alakalı olarak sizlere ''Cemil Meriç'' okumanızı öneriyorum. Çağını aşan adamlar listemin güzide isimlerindendir kendisi.


Çünkü herkes içinde bulunduğu çağa, içinde bulunduğu çağın gözüyle yani dar bir pencereden, at gözlüğüyle baktığı için; kimse gerçeği ve büyük resmi göremez. Önlerine batılı giysiler, batılı uzun topuklu ayakkabılar, batılı bir devlet sistemi, batıdan gelen demokrasi, insan hakları ve özgürlükler tanımı konulmuştur insanların. Ve o insanlar ki, önlerine koyulan her şeyi almış; ve o zamana kadar üzerilerinde bulunan her şeyi atmışlardır.


Yani o insanlar, yeni çağın sahiplerinin galibiyetini kabul etmiş ve onlar gibi olmayı seçmiştir. Çünkü insanlar, güç kimdeyse ona benzer, ondan olur. Bu çağın gücü de batı gücüdür. Ve bütün bir insanlık kendi binlerce yıllık tarihlerini, benliklerini, inanışlarını, gelenek ve göreneklerini bırakarak; batılı olmayı, batılılar gibi olmayı seçmiştir.


Eğer günümüz dünyasının yeni kurucuları Çinliler veya Japonlar olsa idi, yani küresel dünya liderliğini kuranlar bu ülkeler olsa idi; tüm dünya bugün Çinliler ve Japonlar gibi giyinecek, onların gelenek-göreneklerini alacak, kültürlerini benimseyecekti. Nedeni sorulduğunda ise buna; ''çağdaş olmak için'' diyeceklerdi. Hatta birçok insan da Buda'ya inanmaya başlayacaktı..


Kısaca, içinde bulundukları cam kavanozdan seyrederler dünyayı. Birileri onlara; ''lan ne halt ediyosunuz o kavanozun içinde, çıkın dışarıya saçmalamayın anasını satıyım, icat çıkarmayın. Kavanozda yaşanır mı??'' dediğinde, kavanozun içinde yaşayanlar kendilerini normal gördükleri için, dışarıda olanlara deli, cahil, yobaz ve çağa ayak uyduramamış geri kafalı olarak bakacaklardır. Çünkü kendi küçük cam kavanozlarında mutludurlar. Dışarıya çıktıklarında, o an sahip oldukları şeyleri kaybedeceklerini bilirler. Bu yüzden kavanozda kalmak ve o kavanozu korumak isterler..


Kavanozun içindeki insanlar, o kavanozdan bağımsız düşünemezler. Bu yüzden onun kölesidirler. Fakat dışarıdaki adamlar hem dışarıyı, hem de içeriyi görebiliyordur. Bu yüzden onlar çağın ilerisindedirler. Cemil Meriç de onlardan bir tanesi. İçinde bulunduğu modern dayatmalara aldırmayan, zeki, cesur ve özgür bir kafa.


Ve üstad Cemil Meriç şöyle der;
''Haçlıların en büyük zaferi tarih kitaplarımızdır.''


Haddim olmayarak ona şunu da eklemek istiyorum;
''Bütün kitaplarımız.'' ''Çocuklarımız''

Haçlıların en büyük zaferi, ellerine geçirdikleri kitaplarımızdır. Kitaplar vasıtasıyla da çocuklarımızı ellerine geçirmişlerdir. Çünkü kitaplar çocuk; çocuklar da koca bir nesil demektir. Böylece kendi kafalarında bir toplum yetiştirirler. Kendi

Bence batının en büyük başarısı kendi giysilerini ve adetlerini dünyaya pazarlaması değildir. Batının en büyük başarısı, kendi giysilerini ve adetlerini dünyaya pazarladıktan sonra, bu giysileri ve adetleri benimseyip; onları benimsemeyenleri çağ dışı olmakla suçlayan bir nesil yetiştirmektir. Yani kendi düşüncelerine inanan insanlardan ziyade; o düşünceleri savunan insanlar ortaya çıkarmıştır batı.


Bunun sonucunda öyle bir insanlık ortaya çıkar ki, batılılar; ''İnsanları dış görünüşlerine karşı yargılamak da bir çeşit ırkçılıktır.'' derken; batılı olmak için çabalayan güruh; ''Cübbe giyenler, çarşaf takanlar, başörtü takanlar, şalvar giyenler yobazdır, gericidir!!!'' derler..


Dünyanın en yüksek yaşam standardına sahip olan Avustralya'da, başörtülü bir kadın, takkeli bir adam halk tarafından korunur ve kendisine destek çıkılırken; çağa ayak uydurmak ve çağdaş olmak uğruna her şeylerini bu insanlara benzetmeye çalışan çakma batılı kafalar ise; ''ben türbanlıların bu ülkede barınmasına da karşıyım'' derler.


İşte bunun ana sebebi de insanları bir ideolojiye tabi tutarak büyütmeleridir. O ideolojide batıdan gelen her şey sorgulanmadan kabullenilmesi gereken doğrulardır; fakat İslam kültürü ve medeniyeti meşeili her şey yine sorgulanmadan reddedilmesi gereken yanlışlardır. Bu da, bu ideolojiyi bu topraklara getiren insanların da, ona uyanların da inanılmaz bir aşağılık kompleksleri olduğunu gösterir. Bu yüzden kendi doğduğu toprakları ve o toprakların insanlarından nefret ederken; batılıya hayranlık besler. Onun gibi olmak ister. Bu yüzden de kendisine ait olan her şeyi değiştirmek ister. Böylece kendi kimliğini satmış olur. Modernlik uğruna kendisini, kendi kimliğini, kendi tarihini satar. Sırf batılılar gibi dar pantolon giyebilmek ve dekoltelerini açabilmek için yaparlar bunu. Arzularının kölesi olan bir insanlık ortaya çıkar böylece. Hem arzularının, hem de aşağılık kompleksinin elinde maskara olan bir insanlık..

Cadılar Bayramı kutlayan masum Türkler
Konumuz okul kitapları.
90 yıldır kurtulamadığımız bir sistemin ürünü olan kitaplar.
Ve ''okumazsan adam olamazsın'' deyip, çocuklara okumanın nasıl bir zorunluluk olduğunu anlatırken, ne okuduklarına zerre kadar dikkat etmeyen bir toplum oldu bu toplum. Yani; ''bu adamların kurduğu sistemde, onların kendi sığ görüşlerini ve fikir tetikçiliklerini yaptıkları kitaplarını okumalısın. Buna uymak zorundasın. Bunun bir parçası olmak zorundasın. Yoksa adam olamazsın.'' tarzında bir düşünce yapısı bu.


Bana en çok koyan nedir bilir misiniz?
Size okulda tamamıyla yalandan ibaret şeyler anlatırlar. Bilirsiniz.
Sonra da sınavlarda o yalanları sorarlar size ve sizden yalan olan cevabı seçmenizi isterler. Siz bunun bal gibi yalan olduğunu bile bile seçmek zorunda kalırsınız o yalan seçeneği.

Hatta bazen sizin tarihinize, atalarınıza, dininize hakaret eden sorular bile çıkar karşınıza. Ve sizden istedikleri yine onların doğru kabul ettikleri yalanlardır.

Düzen, sizinle alay eder.


Cumhuriyet tarihiyle başlayan kitaplarımızdaki haçlı işgali, ne yazık ki bugün bile devam etmekte. Bizler hala zincirlerini kırmaya çalışan tutsaklarız. İsterseniz bugünkü okul kitaplarımıza birlikte bakalım;


Haçlı zihniyetinin en güzel örneklerinden biri mesela bu resimdir. ''Allah'' yerine ''tanrı'' kelimesini ısrarla söylemek, ısrarla vurgulamak. Bu adamların Allah lafzıyla çok açık bir zoru var arkadaş.


Yine ''tanrı'' ifadesinin yanında, bir de ''inanılan'' kelimesi oldukça klas bir şekilde yerleştirilmiş. Bu, Müslüman çocuğuna çaktırmadan salyangoz yedirmektir. Tıpkı McDonalds'a gidip orada domuz eti yedikten sonra; ''hadi lan domuz eti miydi oooo'' diye dövünen Müslümanlar gibi..


Bakın bu bir 8. sınıf Din Kültürü kitabı.
Ve ben size bu kitabı kimlerin yazdığını şıp diye söyleyebilirim. Ama onun öncesinde bu resmi, birkaç başka resimle birleştirerek bir konu bütünlüğü oluşturalım.



''Cumhuriyet tarihine tapın, Cumhuriyet öncesi binlerce yıllık tarihinizden nefret edin'' demektir bu. Bu millet binlerce yıldır var, binlerce yıl süper güç olmuş. Atilla, ta Avrupa'ya kadar gitmiş ve Papa'ya önünde diz çöktürmüş. Fatihler, Kanuniler tüm dünyanın krallarına hükümdarlarına önlerinde diz çöktürmüş. Fakat aradan yıllar geçmiş ve o batılıların kıyafetlerini giymekle övünen, kendi kıyafetlerinin giyilmesinden utanan bir toplum ortaya çıkarılmış.


Hani bugün bu yobaz kafalar var ya, Taksim'de, Bakırköy'de, Şişli'de, Nişantaşı'nda falan.. İşte bu yobaz kafaların başörtüsü takmış, sakal bırakmış cübbe giyen insanlara tahammül edemeyişlerinin sebebi budur. Hayatları boyunca bu gibi kitaplarla yetişmişler ve kılık kıyafet gibi sudan ucuz meseleleri bile gelişmişlik veya gelişmemişlik olarak görmüşlerdir. Çünkü bunlar örümcekli kafalardır.

İşte bu da, söylediklerimin kanlı canlı kanıtıdır

Ve yukarıda daha önce gösterdiğim resmi yapanlarla bu resimleri yapanlar aynı kişilerdir. ''Peygamberimize sevgi ve saygıda aşırıya kaçmamalıyız.'' ifadesinin anlatmak istediği şeylerin başında da işte bu kılık kıyafet olayı vardır. Çünkü bol giyinmek ve sakal bırakmak sünnettir. Ayrıca bu giyiniş alamet-i İslam'dır. Yani bu kıyafet, kafalarda Müslüman kıyafetidir. Böyle giyinen birini gördüğünüzde direkt olarak ''Müslüman'' dersiniz. Zaten amaç da bunu ortadan kaldırmaktır. Ki bu çok büyük ölçüde başarılı olmuştur. Dünyanın en batısındaki Amerikalı ile, en doğusundaki Çinli, Japon; en güneyindeki Afrikalı ile, en kuzeyindeki Rusyalı insan tamamen aynı kıyafetleri giyiyor. Aralarında en ufak bir fark yok. Tek tip bir dünya, tek tip bir insanlık..

Dışarıdan baktığında kimin Müslüman, kimin gayrimüslim olduğunu anlayamadığımız bir çağ. Kimliğinden utanıp, parası ve gücü olanın kimliğine bürünmeye çalışan zavallı Türk insanı.. Zavallı koca bir insanlık..



Bunların yanında bir de; ''loto toto'' gibi ifadeler var okul kitaplarında. Dikkat edin, her bir cacık mevcut bu Allah'ın cezası kitaplarda; bir tek İslami ifadeler yok. Eğer oraya; ''Atilla namaz kıl, abdest al, oruç tut'' yazılsaydı, bu %15 ila 20'lik laik kesim dünyayı ayağa kaldırır, Tarık Akan, Rutkay Aziz, İlyas Salman, Can Dündar gibi kafalar bir taraflarını yırtarlardı. Hatta Chp'liler ve cemaatçilerin bir kısmı da yabancı gazetelere ve başbakanlara mektuplar yazardı. Hani her zaman yaptıkları iş ya, ondan diyorum.


Ondan sonra İslam fıkhı ve ameli, itikadi olayların hepsi birbirine karıştırılmış durumda;


Caferilik?
...

Gelin olayı daha da vahimleştirelim.


Okul kitaplarımız ateistler tarafından yazılmaktadır. Dahası da var, onlara da bakacaz. Bir ateist için din olgusu yalnızca varsayımsaldır. Daha kendi inandıkları şeyi ''teori'' olmaktan ileri götürememiş olan insanların ''din'' olgusuna bu şekilde hücum etmeleri beni ziyadesiyle güldürüyor. Ve bu gibi adamların yaklaşık 150 yıldır kullandıkları bir ''bilimsel'' ağız var. Okul kitaplarında kendi ''teori''lerini kanıtlama çabasına giden ve aynı zamanda da ''din'' olgusuna saldıran bu gibi insanlara, daha doğrusu bu sisteme karşı savaşmak da; onların elinde oyuncak ettiği ve yıllardır kendi oturma organları nasıl istiyorsa ona göre bir şeyler buldukları bilimselliği kendi elimize geçirmemizdir. Ve bunun için de ben, bir ''Kur'an ve Sünnet Mucizeleri ve Bilimsellik'' dersinin zorunlu kılınmasının tek çare olduğuna inanıyorum. Öle bir ders yapsınlar, dersin kitabını da müfredatını da ben yazarım, sorun değil, yeter ki yapılsın. Çünkü yalnızca benim acizane bulduğum ve bildiğim bilimsel mucizeler yıllarca öğretilecek bir ders müfredatı oluşturmaya yeter. Yüzlerce Müslüman bilim adamımız da var, yalnız bu gibi fikirler yok ortada. Bu fikirlerin olduğu bir yazı düşünüyorum Allah'ın izniyle.


Neyse devam edelim ateist eğitim sisteminin kitaplarına;


Aslında bana kalırsa tam tersi. Ateizm, insanların anlayamadıkları doğaüstü olayları, doğa olaylarını uydurulan bir teori ile ''her şey tesadüf'' diye açıklamaya gitme çabasıdır.





Bu A9'un tek yaptığı da bu zaten anasını satayım

Pek sevgili Adnan ve kediciklerinin neden bu denli ateizm ile uğraştıklarını merak ediyorsanız eğer, size şöyle bir şey söyleyeyim; ''Mehdi as geldiğinde, ateizmi çökertecek'' diye bir hadis var. Bu anlamanız için yeterli olur.


Gördüğünüz üzere okul kitapları baştan aşağıya ateizm, Hristiyanlık, Dinler Arası Diyalog ve tarih düşmanlığıyla dolu. Şimdi soruyorum size; bu kitapların menşei bu topraklar mı? Yoksa bu kitaplar hala ve hala batılı Haçlı zihniyeti tarafından mı yazılıyor?


Benim anlamadığım şey şu; batıda insanlar İslamiyet ve Müslümanlar aleyhinde bir propaganda ile yetişiyor. Burasını anlayabiliyorum, çünkü onlar batılı ve aramızda binlerce yıldır bitmeyen bir savaş var. Çok dayak yedikleri ve suratlarının bir tarafında hala bir Osmanlı şaplağı olduğu için de, kendi nesillerini bunun bir daha tekrarlanmaması için tüm bunlara düşman olarak yetiştiriyorlar.

Bu adamlar bizden nefret eden bir nesil yetiştiriyor (Link), aynısının burada da yapılması hiç mi tuhaf değil? 

Aynı adamlar, burada da bu toprakların insanlarını aynı şekilde bir propagandaya maruz tutuyor, kendi tarihine, diline, dinine düşman bir nesil yetiştiriyor ve bu ülkedeki bir kesim akıl hastası olan ''manik depresif şizofrenik ideolojizm'' hastalığına yakalananlar bu eğitim sistemini savunuyor. Değiştirmek isteyenlere karşı çıkıyor.


Var olan eğitim sistemi, adalet sistemi, hatta toplum sistemi kokuşmuş. Küflenmiş. Ve kokuşup, küflenen şeyler insan sağlığına zararlıdır. Vücudumuz ölmeden bu kokuşmuş şeylerden kurtulmamız şart, aksi halde geri dönülemeyecek kadar ileri gideceğiz sonunda son günlerimizi huzurla geçirmemiz gerekecek, çünkü ortada bir toplum kalmayacak. Her birimiz kökümüzü, soyumuzu, sopumuzu, kimliğimizi, dinimizi, dilimizi ve benliğimizi unutacağız. Bizler eski ile yeni toplum arasındaki bir geçiş köprüsüyüz. Eski toplumla olan bağlarımız çok ince de olsa hala duruyor ve yeni toplum, yeni yüzyılın getireceği teknolojik dünyayla birlikte bizim çocuklarımıza ait olacak. Böylece tek bir dünya devleti kurulması için gerekli olan tek bir toplum yapısı tamamıyla sağlanmış olacak. Makinelerden ve robotlardan farksız bir insanlık. Aynı fabrikada üretilmişçesine birbirlerine benzeyen bir insanlık..

25 Aralık 2014 Perşembe

HO HO HOOUU ''VOLUME II''


Esselamu aleyküm canlar, ciğerler ve de ciğersizler, ya da ciğer yemeyi çok sevenler..

2014'e girerken yazmıştım yazının birinci kısmını, geçen sene bugünlerde. Elime yapışacak değil ya, her senenin sonunda, bir diğer yıla girerken yazarım artık. Çünkü tepkimi ve hissiyatımı diri tutmak istiyorum. Size de bir şeyler hissettirebiliyorsam ne mutlu bana, zira maksat hasıl olmuştur benim için.


''Kim ne kutlarsa kutlasın'' moduna girmeyin hemen. Biz de elbette kimin neyi nasıl kutladığına karışacak değiliz, herkes neyi nasıl isterse yapabilir. Yalnız benim tepkim ve bizlerin tepki göstermesi gereken yegane şey şudur ki; bu gibi yurt dışından ithal kutlamalar bize kendi kültürümüzü unutturuyor. Ve sonunda da öyle bir nesil yetişiyor ki, kurban bayramında ''hayvan kesmek cinayettir!!'' diye sokaklarda bağırıp; yılbaşında hindi kesilmesine ses çıkarmıyor, hatta ve hatta yılbaşı kutlamayanları da geri kafalı addediyorlar.


1000 yıldır Müslüman toprağı olan bu topraklarda; Müslümanlar, Müslümanlıkları yüzünden aşağılanmaya başlamışsa, orada Müslümanlar bağımsızlıklarını kaybetmişler demektir.


Son bir yılımın neredeyse tamamını yabancılarla geçirdim. Özellikle Amerikalı, Kanadalı ve Avustralyalılar ile.. Son birkaç ayda ise birçok Libyalı ve Suriyeli ile tanışma fırsatım oldu. Bu iki farklı coğrafyadaki farklı insanlardan çok şey öğrendiğimi söylemeliyim. Bir batılı ve bir doğulu dünyaya, hayata ve insanlara nasıl bakar bunu görmüş oldum. Hatta bunu görüntülü olarak sizlerle paylaşmayı düşünüyorum yakın zamanda.


Konuyla alakalı bölüme gelecek olursak eğer, batılı arkadaşlarımın dikkatini çeken şeylerin başında Türkiye'deki Noel kutlamaları geliyor. Hatta geçenlerde onlardan bir tanesi, bizzat gelip kendisi sordu bana; ''Tuhafıma giden bir şey var, neden Türkiye'de Noel kutlanıyor?''

Ben de işi bildiğim için; ''Neden tuhafına gidiyor peki?'' dedim.

Cevap şuydu; ''Christmas Hristiyanlıkla alakalı bir şey de ondan. Hristiyan olmayanların bunu kutlaması çok saçma geldi bana...''

Tanesi 10 bin dolardan Noel baba heykelleri, yok hacı burası Los Angeles değil; Kadıköy

Yani dışarıdan bakınca gerçek anlamda birer geri zekalı ve orjinalin yan sanayisi insanlar olarak görülüyoruz işte. Adamlar bu ülkedeki Noel kutlamalarına bir türlü anlam verebilmiş değiller. Lakin bizim batı özentisi, batı çakması olan elitlerimizin ve batı çakması ve taklitçisi olarak kurulan bu cumhuriyetin zoruyla, yıllarca kendi bayramlarımızdan daha değerli hale getirildi bu tür kutlamalar.


Aslında eleştiri getirmek istediğim başlıca iki yer var benim. Birincisi Müslümanlar, ikincisi de lafa gelince emperyalizm ve kapitalizm karşıtı geçinip; icraata gelince en emperyalist ve en kapitalist olanlar.


Müslümanın Noel kutlamasına, günümüz çağdaş ve modern Müslümanlardan elbette cevaz gelecektir. Çünkü günümüzün o çağdaş ve modern Müslümanları, binlerce yıllık İslam dinini sadece kendileri anlamışlardır. Ayrıca bunlar da çağın gerekleridir. Yani onlar için bir şeylerin doğru kabul edilmesi, o şeyi yapan insanların çokluğuyla ölçülür. Eğer yanlışı yapan insan sayısı çoksa, bunu yapmakta sıkıntı yoktur. Çünkü artık bu, çağın bir gereği olmuştur. Ayrıca herkes yapıyordur. Lafa gelince koyunluktan dem vurup da, icraata gelince herkesin yaptığı için bir şeyleri yapan, herkes inandığı için bir şeylere inanan beyin özürlü, hipnoz edilmiş idiotlara buradan selamlar olsun.. Alemsiniz cnm yhaa...


''Müslüman neden Noel kutlamaz?'' derseniz eğer, ben de size ''Tavukları pişirmişem, hacıyı da çarşıya göndermişeeem'' derim elbette.

Şaka bir yana, gelin bunu bir kez daha konuşalım.


Bugün Christmas, yani Türkçe'ye çevrisiyle Noel. Aralık ayının 25'i, Hristiyanlarca Hz. İsa'nın doğumu olarak kabul görülüp kutlanılır. Beş gün sonra da, altıncı günün sonunda yeni bir yıla giriş kutlanılır. Şimdi ''iyi de biz Hz. İsa'nın doğumunu değil, yeni yıla girişi kutluyoruz'' diyenler var bu ülkede, biliyorum. Bir tanesi de bir zamanlar benim öğretmenimdi hatta.


Müslüman kardeşim, senin yeni yılın miladi yılbaşı değil; hicri yılbaşıdır. Öncelikle şunu aklının güzel bir köşesine sok. Bu ülke 1925 yılının 26 Aralığından itibaren miladi takvimi kullanmaya başladı. Miladi takvim, adı üzerinde, Hz. İsa'nın doğumunu esas alan, bunu milat kabul eden Hristiyanların takvimidir. Yalnız daha önce üzerinde epey bir durduğum Hristiyanlık, Mitoloji ve Paganizm meselesinde gördüğümüz gibi, bu tarihler aslında paganizmden gelen tarihlerdir. Güneş ve dünyanın hareketlerine dayanan bu pagan tarihleri, Hz. İsa'nın doğumu, ölümü gibi isimlerin arkasına gizlenmiş pagan inançlarıdır.


Hristiyanlar da bu tarihleri Hz. İsa'nın doğumu olduğuna inandıkları için kutlarlar. 25 Aralık'taki Noel de böyledir, yılın son günü olan 31 Aralık da böyledir. Ve bu kutlamalar Hristiyanlıkta artık bir şiar halini aldığı için, ayrıca bunlar şirk merasimi oldukları için, bu merasimlere eşlik etmek de şirk merasimlerine eşlik etmektir. Yani adamların dini bayramlarını bile taklit etmek ne demektir Allah aşkına şunu bir düşünün ya.. Senin yeni yılı kutluyoruz dediğin yıl da bu adamların yılı zaten. Takvim bu adamların takvimi. Lakin bize bir şeyler oldu, 1926'dan itibaren miladi yılbaşı kutlamalarına başladık..

Merry Christmas...? Sanırım pankart sürçmesi...Onlar sadece yeni yılı kutluyo..
İşgalden kurtulmuşuz bir de..
Kafalar Hristiyanlaştıktan sonra işgale ne gerek var?
Senin asıl düşünmen gereken şey, kafanı kimlerin Hristiyanlaştırdığı..


Şimdi emperyalizm ve kapitalizm karşıtı geçinen o yaralı, depresyon stayla arkadaşlara ufaktan değinelim.

Birilerinin senin kafana soktuğu düşünceye göre, sen Noel'i değil, yeni yıla girişi kutluyorsun. Peki kafana taktığın o Noel Baba şapkası nereden geliyor acaba? Ya da süslediğin çam ağacı? Ya da o gün yediğin hindi? Bana bunların hiçbiri olmadan yapılan bir tane yılbaşı kutlaması gösterebilir misin?


Bence de gösteremezsin.
Çünkü sen kendini, kendi egon ve kibrin ile öylesine kandırdın ki bugüne kadar, şunları düşünmedin bile. Yalnızca kendine ''ben sadece yeni yılı kutluyorum'' diye hayali ve ucube bir savunma mekanizması oluşturdun. Ve ne kendin bunu sorguladın yıllarca, ne de kimsenin sorgulamasına izin verdin. Çünkü en ufak bir sorgulamada, savunduğun şeyin tamamen yıkılacağını çok iyi biliyordun.


Yılbaşında hediye alıp vermek de bir Hristiyan geleneğidir, unutma. Ve bize yıllarca okullarda bunu yaptırırlardı, hatırlıyorum şimdi. Çekiliş yapardık, herkese kimin ismi çıkarsa ona hediye alırdı yılbaşı için. Bunu hala yapanlar var elbette. Sadece yeni yılı kutladığını söyleyen bir gavat var ya oralarda bir yerlerde, hah işte o da yapıyor bunu. Onu gördüğünüz yerde ''tyler sana selam çaktı lan mal hahahuhaa :-))))'' deyip uzaklaşın.


Kapital ekonominin de bu gibi kutlamalara ne kadar ihtiyacı olduğunu düşünürsek, bu sığırlar hayatlarında inandıkları her şeyin aslında tersini yapıyorlar demektir. Hem kültür emperyalizmi, hem de ekonomik emperyalizm. Bu da eşittir kapitalizm.


Etrafındaki her arkadaşın kutluyor diye, bu kutlamayı görmezden gelemeyen, dışlanmaktan veya bir şeylerden geri kalmaktan korkan; sonra da kendini anti bilmem ne diye tanıtan insanlar kadar iki yüzlü kim olabilir? Eğer inandığın ve savunduğun şeyler uğruna dışlanmaktan, tek kalmaktan korkmuyorsan, ne inanıyorsun, ne de bir şeyler savunuyorsun demektir arkadaşım.


Bana inandığın ve savunduğun şeyler uğruna vazgeçtiğin şeyleri söyle. Ha eğer söyleyecek bir şeylerin yoksa, gölge yapma gözünü seveyim. Çünkü benim bu dünyada, bu düzende karşı olduğum ilk şey kapitalistler veya emperyalistler değil; karşı olduğum ilk şey kapitalizm, emperyalizm, siyonizm, ırkçılık, sömürücülük gibi kavramların hepsine karşı olduğunu söyleyen, ama farkında olmadan ya da sorgulamadan onu savunanlardır. Önce ''kahrolsun kapitalizm''cilerdir benim düşmanım. Sonra asıl kapitalistlerdir. Bankalardır. Hükumetlerdir. Kanunlardır, yasalardır. Önce ''tam bağımsız Türkiyeee'' diye bağıranlardır benim düşmanım. Sonra bu vatanın bağımsızlığını satanlardır.


Çünkü ben önce düşmanımı bilmek, tanımak isterim. Ben düşmanımı karşımda isterim, yanımda değil.

Safınızı, kendinizi ve düşmanınızı bilmeniz, tanımanız dileğiyle...

11 Aralık 2014 Perşembe

DİL FAŞİZMİ


Tekrardan selamın aleyküm.

Osmanlıca derslerinin bu derece tepki getireceğini bekliyordum, hiç şaşırmadım. Şaşırmadığım için de sevindim. Zira artık öyle bir zamana doğru gidiyoruz ki, yobaz kelimesinin içinin ne derece dolu olduğunu kendi gözlerimizle görebilmekteyiz açıktan açığa bugün.


Şimdi size birkaç cümle ile yobazlığı açıklayayım;

Bin yıl boyunca kullandığımız alfabenin adı 1923'ten günümüze kadar ''Arap Alfabesi'' olarak anıldı ve hala anılmaya devam ediyor. Fakat yaklaşık doksan senedir kullandığımız alfabenin adı ''Türk Alfabesi'' olarak anıldı ve anılıyor.


İşte en kısa tanımıyla yobazlık budur ciğersizler.
Dönemin anayasasında dahi ''Türk Alfabesi'' olarak geçmekte Latin Alfabesi. Okullarda ''Türk Alfabesi''ne geçiş diye okutuldu yıllarca. E kendisine özgür görünümlü köle yetiştiren o okul sisteminin meyvesi olanlar da bugün kendilerini ''Türk Alfabesi''nin koruyuculuğunu yapmakla görevli addetmişler.


Bir tane akıl sahibi, izan sahibi de çıkıp; ''E bu Türk alfabesi ise, neden Avrupalılar ve Amerikalılar bu alfabeyi kullanıyo?'' demedi bugüne kadar. Tabi Lozan'da yedi düveli tek başına masaya gömen bir neslin çocukları olduklarına inanmaları, onların bu gerçekleri görmelerine engel olan yegane duygudur.


Sömürüldüklerini, bu dünya düzeninde kaybedenlerden ve sömürülenlerden olduklarını kabullenemezler çünkü. Onlar özgürlüklerini, bağımsızlıklarını kazandıklarına inanan; lakin giydiği dondan tutun, konuşma şekline, alfabesine, şapkasına, noel babasına, Hristiyan adeti kutlamalarına kadar her şeylerini batıdan alan, burnunun ucunu bile görmekten ya da bir burun sahibi olduğu kabullenmekten bile aciz olan zavallı ve acınası bir güruhtur.


Galip devletler, mağlup olanlara bir şeyler dayatır. Mağlup olanlar galiplere benzer, ya da bu bizzat galipler tarafından dikte edilir. Bizim yakın tarihimiz ise nasıl bir tuhaflıklar zinciriyle dolu ise artık, yendiğimizi söyledikleri adamların tapınaklarından tutun, yılbaşı hindilerine kadar her ama her şeylerini almışız. Tek almadığımız şey ise, bize tüm bunları almalarındaki ana amaç olduğunu söyledikleri gelişme için şart olan bilim ve teknik olmuştur.


''Osmanlı cahildi, yobazdı, bilim yoktu, cumhuriyet geldi bilimi ve tekniği getirdi'' diyen yobazlara ''ben cumhuriyet tarihi boyunca dünyaca tanınan bir tane bilim adamı tanımıyorum, bir tane buluş bilmiyorum, bütün beyinlerimiz ülke dışına çıkıp orada bir şeyler yapıyor, biz ilk uydumuzu uzaya daha geçen sene attık'' demek lazımdır. Ama tabi yobazlığın kelime anlamı budur ya, o gene anlamaz.


Dilin ne derecede mühim olduğunu, Dil Savaşları ve Asimilasyon'daki Necip Fazıl örneğiyle tekrar hatırlamakta fayda var aslında. Üstad Necip Fazıl der ki;

''Bu işin sakini, amilini, illetini bir müessire bağlayamamamın nedeni nedir?''

Birçoğumuzun baktığımızda anlamadığı, hatta ve hatta hiç duymadığı kelimeler var cümlede. Cümledeki o farklı kelimelerin her biri aslında aynı anlama geliyor. İşte dil zenginliği de budur. Tıpkı İngilizce'de bir kelimenin on anlama; on kelimenin de bir anlama gelmesi gibi. Bir düşünceyi, fikri birden fazla kelimeyle anlatmak, o dilin zenginliğini; kullanan kişinin de kelime hazinesini, konuşma düzeyini, dolayısıyla da beynini çalıştırma seviyesini gösterir.


''Nasıl yani?' derseniz;
Günde maksimum 200-300 kelime ile konuşan bir insanın hafızasını 300 megabayt olarak düşünün. Hafızasından fazlasını yükleyemezsiniz o beyne. Günlük 500-700 kelime ile konuşan bir insanın hafızası ise 700 megabayttır. Bu beyin kartı da haliyle daha çok şey alır.


Gelin buna ek olarak yukarıdaki cümleyi dil devrimi ve dilde sadeleşme adıyla bilinen devrimlerden sonrasıyla, yani günümüz Türkçesi ile yazalım;

''Bu işin nedenini, nedenini, nedenini bir nedene bağlayamamamın nedeni nedir?''

Yani beş farklı kelime, tek bir kelimeye sığdırıldı ve diğer kelimeler dilimizden, hayatımızdan, dolayısıyla da hafızamızdan silinmiş oldu. Kısacası bizim hafıza kartımızı 700-800 megabayttan; 200-300 megabayta indirdiler. İşte ''biz neden bilim adamı yetiştiremiyoruz?'' sorusunun cevaplarından en tepede olanı bu sistemdir. Çünkü bu öyle bir sistemdir ki, her ama her şeyi etkiler. Koskoca Roma İmparatorluğu üzerine inşa edilmiş, Selçuklu İmparatorluğu'ndan devralınmış bir medeniyet, bilim, ilim ve kültür tarihinin üzerine set çekildi harf devrimi ile. Kadim bilgi nedir, geçmişteki bilim adamlarımızın buluşları ve görüşleri nasıldır, edebiyatçılarımız ve tarihçilerimiz neler yazmıştır, neler kayda geçirmişlerdir hiçbirini asla bilemedik.


Dil faşizmine dönersek eğer, bu mesele yazının başında verdiğim yobazlık örneğiyle yeterince açıklığa kavuşmuştur zaten. Batıdan gelen her şeyi hayat şiarı edinip, İslam'dan gelen her şeyi ''Arapların adeti'' diye reddetmenin temelinde de aynı yobazlık damarı vardır. İttihat ve Terakki zihniyeti asla değişmedi ve değişmeyecek. Çünkü bu adamlar, bu memleketteki insanların tarihlerini öğrenmelerini istemiyorlar. Buna hayatları pahasına karşılar. Öyle olması da çok normal, çünkü Beyaz Türkler varlıklarını ancak bu şekilde devam ettirebileceklerinin farkındalar.


Bu ülkedeki Beyaz Türkler, kendi saltanatlarını tehlikede gördüklerinde, tasmalarını ellerinde tuttukları ünlülerini sokaklara salarlar ve özgürlük, demokrasi, insan hakları ve de çevrecilikten dem vururlar. Tabi bunlar, bu şarlatanların yüzlerine taktıkları maskeleridir. ''Mesele aslında ağaç falan değildir''. Bu işin karşısında olanlar da bunun farkındadır zaten. Lakin bu işin içinde olanlar, kendilerini ağaç ve özgürlük için ayaklandıran sebepler olduğuna inananlar ne yazık ki Beyaz Türklerin sokak kartından bir şey değildir.


Tarih bir gün, kendi tarihinin öğrenilmesine karşı çıkanları da yazacak. Ve kendi tarihinin öğrenilmesine karşı çıkanlar, yakında tarih olacaklar.

Geçmişi olmayanın geleceği olmayacağı gibi, tarihi olmayanın geleceği olmadığı gibi; tarihten yoksun olarak büyüyenler ve bunu toptan reddedenler tarih sahnesinden silinirken, yeni gelen nesil tarihine bakarak yaptığı doğruları tekrar edip, yaptığı hataları tekrarlamayarak tarih yazacaklar.


Ve bizler gelecek olan o tarihi kendimiz yazamasak bile, gelecek nesillerimizin asıl tarihlerinin yazıldığı alfabeyi, birikim, kazanım ve tecrübelerimizi onlara öğreterek en azından üzerimize düşeni yapmış olacağız.


Cümleten selamlar, saygılar..