duygusal kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duygusal kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2015 Perşembe

HAPPY VALENTİNES DAY


Ho ho hooouuu sevgili sevgilisi olan ve sevgililer günü kutlayan ciğersiz kardeşlerim.

Biliyorum ki bu yazı iki grup insanı bağlayan bir yazı olacak. Onlardan birincisi Müslüman insan grubu, diğeri ise kapitalizme, emperyalizme, sömürüye ve Amerika'ya karşı olduğunu her fırsatta haykıran günümüzün kokuşmuş, ucube deyimleriyle ''devrimci, sosyalist veya özgürlükçü'' insan grubu.


Duygusal Kapitalizm isimli bir yazı yazmıştım. Sömürü sisteminin yalnızca bir ülkenin başka bir ülkeye gidip oradaki petrolü ve altını çalması demek olmadığını; bilakis asıl sömürünün insanların beyinlerinde ve duygularında vuku bulduğunu yazmaya çalışmıştım acizane.


Ve şunu söylemek istiyorum, yemin ederim ki en nefret ettiğim şeylerin başında tüm dünyayı sömüren adamlar yok. Vallahi billahi yok. Benim bir nefret listem var. O listenin başında çoğu zaman kendim varımdır zaten. Zirveyi çoğu zaman kimseye kaptırmam. Liderlik koltuğunu sevdiğimden olsa gerek, seri galibiyet ve üç puanlarla zirveyi birçok zaman kimseye vermem. Şampiyonlar ligine de direkt giderim çoğu zaman, eleme bile oynamam yani.

İnsanlardan nefret ederken ben

Fakat listenin hemen ikinci sırasında insanlar vardır. Sıradan insanlar. Dışarıdan baktığında genellikle hiçbir anormallik görmediğiniz, göremeyeceğiniz insanlar. İşte bu yüzden onlardan nefret ederim. Bu kadar normal oldukları için sevmem onları. Bazen nefretim o kadar ağır basar ki, bir süre herkesten uzaklaşır, hiç kimseyi görmek istemem. İnsanlardan uzaklaşırım tamamen. Bütün o sosyal ağ denilen ama aslında insanları asosyal birer androide dönüştüren, özlerini ve kendilerini kaybettiren şeylerden, telefonu olsun, bilgisayarı olsun, televizyonu olsun her türlü ''teknoloji nimeti''nden kendimi uzaklaştırırım.

İnsanlardan nefret ederken bir başka halimle ben

İşe de yarar. Bir süre nefes alırsın çünkü. Sonra derin bir nefes çekersin ve uzun bir süre artık tamamen sahteleşmiş insanlığın içinde nefessiz kalmaya tekrar başlarsın. Bazen eline bir silah alıp bu dünyaya hiçbir yararı dokunmadığı gibi bir de dünyanın oksijenini soluyan, üstüne üstlük yaşadığı bu dünyaya her geçen gün tecavüz eden, ırzına geçen ve onu günden güne ''bilim'' ve ''insanlığın yararı için buluş arayışları'' adı altında katleden insanlar için çalışan ve onları seven, sayan hatta onları koruyan insanların her birini tek tek, üşenmeden alınlarının tam ortasından vurmak istersin. Ya da belki de her bir insana iki kurşun ayırırsın. Biri kalbi, diğeri ise beyni için. Çünkü o insanlar ikisini de kullanmayı çoktan bıraktığı için vücutlarında çürüyen organlar halini almış olan gereksiz ağırlık kütlelerine nişan alarak, onları çektikleri bu sıkıntıdan kurtarmak lazım gelir.


Ama ho ho hooouuuu...
Sana kapkaranlık gelen hayat ve insanlık, başkalarına tozpembe ve apaydınlık gelir. İşin kötü tarafı, diğer kısım çoğunluktadır. Çoğunluğa sahip olmaları gerektiği bir hayat görüşü verilmiştir, bunun yanında hediye olarak da güzel bir ''dünyayı tozpembe görün, kötü olan her şeyi görünmez kılın'' gözlüğü hediye edilmiştir. Ama ne yazık ki bazı insanlar o kampanyaya yetişememiştir ve ne o gözlükleri vardır, ne de kendilerine verilmiş hayallerle dolu bir hayat görüşü.

Toz pembe hayat gözlüğünden bir kare

Benim dünya görüşümde ise dünya nüfusu ve insanlık nüfusu ters orantılıdır. Bir topluluğa girdiğinde, oradaki insanların fikirleri içerinde kendi fikirlerini unutan insanlar görürsün. Kendilerine ihanet eden insanlar.. Ve kendilerine ihanet eden insanlara güvenemezsiniz, çünkü gün gelir size de aynısını yaparlar. Bu yüzden kendi fikirlerini ve inançlarını satan insanlardan olabildiğince uzak durun.

Benim dünya görüşümde içinde bulunduğumuz dünya, evrenin tımarhanesidir. Bütün delilerin toplandığı yer bu gezegendir. Ve bu durumun en kötü tarafı da şudur; deliler deli olduklarının farkında değillerdir. Hatta birçoğu daha zeki olduklarını sanır.

Let the kid kick

Nefret listemde de o insanlar vardır işte benim. Ellerinde aslında deli olduklarını fark edebilecek kadar da olsa malzeme olan insanlar, o malzemeyi bile doktorların delilik hapı diye insanlara yutturdukları ama aslında kendilerini daha da deli yapan ve uyuşturan ilaçları almaya harcamakla meşguller.


Karnı doyduğu ve istediği kıyafeti giyebildiği için her şeyin yolunda olduğuna inanan ve halinden memnun olan insanlardan nefret ediyorum. Dünyanın gerçekten pisliklerle dolu olduğunun ve günün birinde sifonun üzerimize çekileceğinin farkında değiller. Yakın bir gelecekte hepimiz lağımın dibini boylayacağız.

Ama biz hala bu moddayız...

Neyse, asıl konumuza dönelim hacı.
Şimdi ben buraya niye çıktım? Nasıl çıktım? Gördünüz işte, yürüdüm çıktım. Buraya çıktık da, çıkmadık mı dedik?

Pardon ya, konular karıştı.
Hah, Happy Valentines Day demiştik.

Ay çok romantik. Resmen romantik.
Güzeldir, hoştur.
Ancak boştur. Defalarca söylemiştim zaten, ama üşenmiyorum bu tür konularda. Roma Katolik Kilisesi'ne ait bir gündür bu gün. Bir Hristiyan rahibinin günüdür. Şimdi ey yazının başında bahsettiğim o iki insan grubu! Siz ne ayaksınız? Hristiyansınız desem değilsiniz, batılısınız desem değilsiniz. E peki siz nesiniz?

Hiç zahmet etmeyin, sizin ne olduğunuzu sizden çok ben biliyorum; Sizler batıdan bok gelse yemeye razı olan, hayatlarını her zaman başkalarının hayatlarından kopyalayan, fabrika çıkışlı ve kullanılmıi ikinci el hayatlara sahip olan birer yan sanayi ürünü batı çakmasısınız. Nixe'siniz siz.


Adadis'siniz.

Star Fucks'sınız siz.

Çünkü sizler kendi adetleriniz, gelenek göreneklerinizi beğenmiyor ve burun kıvırıyorken; batıdan gelen her türlü adeti, geleneği göreneği benimsiyor, hatta batılılardan daha fazla ilgi ve alaka gösteriyor, bir de bu aptallığınızla övünüyorsunuz.


Ama kapitalizm denen melek görünümlü şeytan duygularınızı öyle bir eline geçirmiş ki, sevgilinize bugüne inanmadığınızı ve kutlamayacağınızı söylemeye cesaret dahi edemiyorsunuz. Çünkü herkesin yaptığı şeyi yaparak normalleşmek, normal olmak istiyorsunuz. Bu kadar insan sevgilisine hediye alırken, arkadaşlarınız sürekli aldıkları ve verecekleri hediyelerin ne kadar anlamlı olduğundan bahsederken, tüm bu beyin yıkamanın içinde onlara; ''o ne lan anasını satıyım! Kutlamıyorum ben öle çakma günleri!'' diyemiyorsunuz.

Biz sadece Sevgililer Gününü kutluyoruz, onlar Aziz Valentine Gününü kutluyoouu!!!

Ama lafa gelince hepiniz kapitalizme karşısınız. Emperyalizme düşmanısınız. Her biriniz İslam alimisiniz, hadisleri reddedecek kadar derinlemesine bilgi sahibisiniz, hatta her konuda fetva verecek kadar ilminiz var. Yalnız, icraata gelince bunların hepsi yerini zıt düşünce ve fikirlere bırakıveriyor. Ne hikmetse artık..

Aziz Valentine değil Sevgililer Günü kutlarken ben

Müslüman kardeşim!
Allah'a ve ahiret gününe iman ettiysen eğer, seni her şeyinle sömüren şu gavur günlerini kutlamaktan vazgeç artık. ''Dünyayı sen mi kurtaracan?!'' ve ''Sen almasan noluyo, herkes alıyo zaten...''cilerini hastir et kafandan ve hayatından. Bu gibi dallamalar kendi yediği kazığın ne kadar kalın olduğunu bildikleri ve buna bir şey yapamadıkları için seni de aynı kazığa sokmak isteyen sadist ve mazoşist güruhundan başka bir şey değil. Bu gibi adamların fikirleri de anca bu gibi cümleler olur her zaman. Başkasını ve dahasını yapmaya ne aklı yeter, ne de yüreği. Evet senin kutlamaktan vazgeçmen ile bu sistem yıkılmayacak. Ama en azından kendine karşı dürüst olmuş olacaksın. Ve eğer bir gün herkes en azından kendine karşı dürüst olmak için aynı icraata kalkışırsa, bu damlaların bir gün nasıl bir göle dönüşeceğini göreceksin. Belki de sen göremeyeceksin, ama aynı şeyleri öğrettiğin çocukların ve başka ana-babaların da aynı şeyleri öğrenerek büyümüş çocukları görebilecek.



Birçok insan hiçbir şey yapamadığı için senin de yapamayacağını söyler. Aslında kendi beceriksizliğinin ve bir umutsuz vakıa oluşunun acısını başkalarından çıkarmak ister. Onlara da aynı olduklarını söyler. Fakat gücü olmasa da inancı olan insanlar ise, kendi inancını başkalarıyla paylaşır. Çünkü kendilerinde olmayan güç belki başkalarında vardır ve harekete geçebilir, bir şeyler yapabilir umudunu taşırlar.



Televizyonlar, gazeteler Sevgililer Günü reklamları yapıyor. Yapacaklar da. Her sene. Sizlere ''sevgilinize en iyi hediyeyi alın, sevgiliniz buna layık, sevgilinize ne kadar özel olduğunu hissettirin...'' gibi cümlelerle gelecekler ve karşınızdaki insanda bir beklenti oluşturacaklar. Ve sevgiliniz de, ona hediye almamanız takdirde size kızacak, üzülecek, kendisini değersiz hissedecek, herkesin hediye alıp verirken yaşadığı o duyguyu yaşayamadığı için kalbi kırılacak. Çünkü beyinlerimiz ve kalplerimiz yüzyılın dayattığı şeyler tarafından bir uyuşturucu komasına sokulmuş durumda. Onları istemekten vazgeçemiyoruz. Kendilerini öldürdüğünü bilen ama yine de bir kez başladığı için asla bırakamayan uyuşturucu müptelaları gibiyiz. Ta ki ölene kadar.. Vahşi kapitalizm de insan duygularına, ihtiraslarına ve hazlarına öyle bir encekte edilmiş durumda ki, insanlar nefislerinin her bir zerresinde hissettikleri bu hazlardan ölene kadar vazgeçemiyor..


Bir gün hepimizin bu uyuşturucudan kurtulabilmemiz dileğiyle.
Sevgiler, saygılar efenim..

25 Aralık 2014 Perşembe

HO HO HOOUU ''VOLUME II''


Esselamu aleyküm canlar, ciğerler ve de ciğersizler, ya da ciğer yemeyi çok sevenler..

2014'e girerken yazmıştım yazının birinci kısmını, geçen sene bugünlerde. Elime yapışacak değil ya, her senenin sonunda, bir diğer yıla girerken yazarım artık. Çünkü tepkimi ve hissiyatımı diri tutmak istiyorum. Size de bir şeyler hissettirebiliyorsam ne mutlu bana, zira maksat hasıl olmuştur benim için.


''Kim ne kutlarsa kutlasın'' moduna girmeyin hemen. Biz de elbette kimin neyi nasıl kutladığına karışacak değiliz, herkes neyi nasıl isterse yapabilir. Yalnız benim tepkim ve bizlerin tepki göstermesi gereken yegane şey şudur ki; bu gibi yurt dışından ithal kutlamalar bize kendi kültürümüzü unutturuyor. Ve sonunda da öyle bir nesil yetişiyor ki, kurban bayramında ''hayvan kesmek cinayettir!!'' diye sokaklarda bağırıp; yılbaşında hindi kesilmesine ses çıkarmıyor, hatta ve hatta yılbaşı kutlamayanları da geri kafalı addediyorlar.


1000 yıldır Müslüman toprağı olan bu topraklarda; Müslümanlar, Müslümanlıkları yüzünden aşağılanmaya başlamışsa, orada Müslümanlar bağımsızlıklarını kaybetmişler demektir.


Son bir yılımın neredeyse tamamını yabancılarla geçirdim. Özellikle Amerikalı, Kanadalı ve Avustralyalılar ile.. Son birkaç ayda ise birçok Libyalı ve Suriyeli ile tanışma fırsatım oldu. Bu iki farklı coğrafyadaki farklı insanlardan çok şey öğrendiğimi söylemeliyim. Bir batılı ve bir doğulu dünyaya, hayata ve insanlara nasıl bakar bunu görmüş oldum. Hatta bunu görüntülü olarak sizlerle paylaşmayı düşünüyorum yakın zamanda.


Konuyla alakalı bölüme gelecek olursak eğer, batılı arkadaşlarımın dikkatini çeken şeylerin başında Türkiye'deki Noel kutlamaları geliyor. Hatta geçenlerde onlardan bir tanesi, bizzat gelip kendisi sordu bana; ''Tuhafıma giden bir şey var, neden Türkiye'de Noel kutlanıyor?''

Ben de işi bildiğim için; ''Neden tuhafına gidiyor peki?'' dedim.

Cevap şuydu; ''Christmas Hristiyanlıkla alakalı bir şey de ondan. Hristiyan olmayanların bunu kutlaması çok saçma geldi bana...''

Tanesi 10 bin dolardan Noel baba heykelleri, yok hacı burası Los Angeles değil; Kadıköy

Yani dışarıdan bakınca gerçek anlamda birer geri zekalı ve orjinalin yan sanayisi insanlar olarak görülüyoruz işte. Adamlar bu ülkedeki Noel kutlamalarına bir türlü anlam verebilmiş değiller. Lakin bizim batı özentisi, batı çakması olan elitlerimizin ve batı çakması ve taklitçisi olarak kurulan bu cumhuriyetin zoruyla, yıllarca kendi bayramlarımızdan daha değerli hale getirildi bu tür kutlamalar.


Aslında eleştiri getirmek istediğim başlıca iki yer var benim. Birincisi Müslümanlar, ikincisi de lafa gelince emperyalizm ve kapitalizm karşıtı geçinip; icraata gelince en emperyalist ve en kapitalist olanlar.


Müslümanın Noel kutlamasına, günümüz çağdaş ve modern Müslümanlardan elbette cevaz gelecektir. Çünkü günümüzün o çağdaş ve modern Müslümanları, binlerce yıllık İslam dinini sadece kendileri anlamışlardır. Ayrıca bunlar da çağın gerekleridir. Yani onlar için bir şeylerin doğru kabul edilmesi, o şeyi yapan insanların çokluğuyla ölçülür. Eğer yanlışı yapan insan sayısı çoksa, bunu yapmakta sıkıntı yoktur. Çünkü artık bu, çağın bir gereği olmuştur. Ayrıca herkes yapıyordur. Lafa gelince koyunluktan dem vurup da, icraata gelince herkesin yaptığı için bir şeyleri yapan, herkes inandığı için bir şeylere inanan beyin özürlü, hipnoz edilmiş idiotlara buradan selamlar olsun.. Alemsiniz cnm yhaa...


''Müslüman neden Noel kutlamaz?'' derseniz eğer, ben de size ''Tavukları pişirmişem, hacıyı da çarşıya göndermişeeem'' derim elbette.

Şaka bir yana, gelin bunu bir kez daha konuşalım.


Bugün Christmas, yani Türkçe'ye çevrisiyle Noel. Aralık ayının 25'i, Hristiyanlarca Hz. İsa'nın doğumu olarak kabul görülüp kutlanılır. Beş gün sonra da, altıncı günün sonunda yeni bir yıla giriş kutlanılır. Şimdi ''iyi de biz Hz. İsa'nın doğumunu değil, yeni yıla girişi kutluyoruz'' diyenler var bu ülkede, biliyorum. Bir tanesi de bir zamanlar benim öğretmenimdi hatta.


Müslüman kardeşim, senin yeni yılın miladi yılbaşı değil; hicri yılbaşıdır. Öncelikle şunu aklının güzel bir köşesine sok. Bu ülke 1925 yılının 26 Aralığından itibaren miladi takvimi kullanmaya başladı. Miladi takvim, adı üzerinde, Hz. İsa'nın doğumunu esas alan, bunu milat kabul eden Hristiyanların takvimidir. Yalnız daha önce üzerinde epey bir durduğum Hristiyanlık, Mitoloji ve Paganizm meselesinde gördüğümüz gibi, bu tarihler aslında paganizmden gelen tarihlerdir. Güneş ve dünyanın hareketlerine dayanan bu pagan tarihleri, Hz. İsa'nın doğumu, ölümü gibi isimlerin arkasına gizlenmiş pagan inançlarıdır.


Hristiyanlar da bu tarihleri Hz. İsa'nın doğumu olduğuna inandıkları için kutlarlar. 25 Aralık'taki Noel de böyledir, yılın son günü olan 31 Aralık da böyledir. Ve bu kutlamalar Hristiyanlıkta artık bir şiar halini aldığı için, ayrıca bunlar şirk merasimi oldukları için, bu merasimlere eşlik etmek de şirk merasimlerine eşlik etmektir. Yani adamların dini bayramlarını bile taklit etmek ne demektir Allah aşkına şunu bir düşünün ya.. Senin yeni yılı kutluyoruz dediğin yıl da bu adamların yılı zaten. Takvim bu adamların takvimi. Lakin bize bir şeyler oldu, 1926'dan itibaren miladi yılbaşı kutlamalarına başladık..

Merry Christmas...? Sanırım pankart sürçmesi...Onlar sadece yeni yılı kutluyo..
İşgalden kurtulmuşuz bir de..
Kafalar Hristiyanlaştıktan sonra işgale ne gerek var?
Senin asıl düşünmen gereken şey, kafanı kimlerin Hristiyanlaştırdığı..


Şimdi emperyalizm ve kapitalizm karşıtı geçinen o yaralı, depresyon stayla arkadaşlara ufaktan değinelim.

Birilerinin senin kafana soktuğu düşünceye göre, sen Noel'i değil, yeni yıla girişi kutluyorsun. Peki kafana taktığın o Noel Baba şapkası nereden geliyor acaba? Ya da süslediğin çam ağacı? Ya da o gün yediğin hindi? Bana bunların hiçbiri olmadan yapılan bir tane yılbaşı kutlaması gösterebilir misin?


Bence de gösteremezsin.
Çünkü sen kendini, kendi egon ve kibrin ile öylesine kandırdın ki bugüne kadar, şunları düşünmedin bile. Yalnızca kendine ''ben sadece yeni yılı kutluyorum'' diye hayali ve ucube bir savunma mekanizması oluşturdun. Ve ne kendin bunu sorguladın yıllarca, ne de kimsenin sorgulamasına izin verdin. Çünkü en ufak bir sorgulamada, savunduğun şeyin tamamen yıkılacağını çok iyi biliyordun.


Yılbaşında hediye alıp vermek de bir Hristiyan geleneğidir, unutma. Ve bize yıllarca okullarda bunu yaptırırlardı, hatırlıyorum şimdi. Çekiliş yapardık, herkese kimin ismi çıkarsa ona hediye alırdı yılbaşı için. Bunu hala yapanlar var elbette. Sadece yeni yılı kutladığını söyleyen bir gavat var ya oralarda bir yerlerde, hah işte o da yapıyor bunu. Onu gördüğünüz yerde ''tyler sana selam çaktı lan mal hahahuhaa :-))))'' deyip uzaklaşın.


Kapital ekonominin de bu gibi kutlamalara ne kadar ihtiyacı olduğunu düşünürsek, bu sığırlar hayatlarında inandıkları her şeyin aslında tersini yapıyorlar demektir. Hem kültür emperyalizmi, hem de ekonomik emperyalizm. Bu da eşittir kapitalizm.


Etrafındaki her arkadaşın kutluyor diye, bu kutlamayı görmezden gelemeyen, dışlanmaktan veya bir şeylerden geri kalmaktan korkan; sonra da kendini anti bilmem ne diye tanıtan insanlar kadar iki yüzlü kim olabilir? Eğer inandığın ve savunduğun şeyler uğruna dışlanmaktan, tek kalmaktan korkmuyorsan, ne inanıyorsun, ne de bir şeyler savunuyorsun demektir arkadaşım.


Bana inandığın ve savunduğun şeyler uğruna vazgeçtiğin şeyleri söyle. Ha eğer söyleyecek bir şeylerin yoksa, gölge yapma gözünü seveyim. Çünkü benim bu dünyada, bu düzende karşı olduğum ilk şey kapitalistler veya emperyalistler değil; karşı olduğum ilk şey kapitalizm, emperyalizm, siyonizm, ırkçılık, sömürücülük gibi kavramların hepsine karşı olduğunu söyleyen, ama farkında olmadan ya da sorgulamadan onu savunanlardır. Önce ''kahrolsun kapitalizm''cilerdir benim düşmanım. Sonra asıl kapitalistlerdir. Bankalardır. Hükumetlerdir. Kanunlardır, yasalardır. Önce ''tam bağımsız Türkiyeee'' diye bağıranlardır benim düşmanım. Sonra bu vatanın bağımsızlığını satanlardır.


Çünkü ben önce düşmanımı bilmek, tanımak isterim. Ben düşmanımı karşımda isterim, yanımda değil.

Safınızı, kendinizi ve düşmanınızı bilmeniz, tanımanız dileğiyle...

11 Mayıs 2014 Pazar

DUYGUSAL KAPİTALİZM


Cümleten selamın aleyküm.

Kapitalizm denilen şey sizi sömürür.

Kapital büyük manasına gelir ve büyüğün küçüğü yemesi, onunla beslenmesi ve küçük olanın daha da küçülürken; büyük olanın daha da büyümesi demektir.


Bu çarkın nasıl döndüğüne ve paranın ne olup ne olmadığına dair yüzlerce şey söyleyebiliriz. Siyasi ve ekonomik bir sürü izahı var bu çarkın. Ben bu yazıda yalnızca duygusal olanından bahsetmek istiyorum. Zira bu çark, her biri birbirine bağlı ve her biri birbirini besleyen bir sisteme dayalıdır. Biri çalışırken diğerini çalıştırır ve ona zemin hazırlar. Böylece dönüş hızı ve kuvveti çok yüksek olan bir sistem ortaya çıkar.


Bu çarklı sistemin herhangi bir dişlisi zarar görürse, otomatik olarak diğer dişliler de bu zararı görecek ve sonunda da sistem kendiliğinden çökmüş olacaktır. Fakat bahsedilen çarkın herhangi bir dişlisine zarar vermek, düşünülenden veya hayal edilenden çok ama çok daha zordur. Daha doğrusu pratikte kolay, düşünce bazında zordur. Ya da bunun tam tersi olarak düşünce bazında kolay; uygulamada zordur. Çünkü birine sahip olan insanlardan neredeyse hiçbiri, diğerine sahip değildir.

Bu da tek bir şey oluşturur; kısır döngü.


Kapitalizm denilen şeye karşı çıkmak için yapılması gereken ilk şey asla ve asla hükumetlere başkaldırmak, siyonist-kapitalistleri her fırsatta eleştirmek, sokaklarda kapitalizm-emperyalizm-faşizm karşıtı çığlıklar atıp; pankartlar açmak değildir. Bunlar yalnızca insanların kendi kendilerini bir şeyler yapıyor olduklarına ikna etmek için yaptıkları küçük, basit ve etkisiz icraatlardır. Bu gibi icraatlar, ancak ve ancak harekete geçen insanların bu hareketlerini desteklemek ve pekiştirmek için yapabilecekleri ek girişimlerdir. Aksi halde sizi bir noktadan başka bir noktaya asla götürmez.


Kapitalizme karşı gelmek isteyen insanlar ilk olarak bu sistemi beslemeyi, ona para kazandırmayı kesmelidir. Çünkü, büyük bir musluğun sürekli doldurduğu havuzun suyunu boşaltmak için, sürekli olarak kovayla su çekmeyi bırakıp öncelikle musluğu kapatmak gerekir. Eğer musluk açık kalmaya devam ederse, siz bir yandan kovayla suyu boşaltırken; diğer yandan musluk doldurmaya devam eder. Yani yaptığınız her hamle boşuna gider. Çabanız da yalnızca havuzun taşmasını engeller. Hakeza, zaten havuzun da taşmaması gerekir. Aksi halde düzen tekrar bozulur.


İşte kapitalizme karşı olduklarını düşünen günümüz insanlarının durumu aynen budur. Yapmaları gereken şeyi değil, kendilerine yapmaları söylenen şeyi yaparlar. Yaptıkları eylemlerle çarka karşı olduklarını gösterdiklerine inanan insanlar, havuzdan kovayla su çeken insanlardır. Dünyaya ''insanlar koyun değilmiş, sisteme karşı ayaklanıyorlar'' mesajı verirler, böylece havuzun suyu taşmamış olur.

Fakat musluk hala açıktır.
Manidar tarafı ise, musluğun suyunun kaynağı ona karşı geldiklerini düşünen insanlardır.
Çok bilinmeyenli denklem gibi.


Benim kitabımda anlattığım konu da bu. Kapitalizme karşı olan insanlar, kapitalizmin ne olduğunu bilmeyen insanlardan daha fazla kapitalizmi beslerler. Bu dünyada her şey göründüğünün tam tersidir.

Bu sömürü sistemi, -adı üzerinde- bir şeyleri sömürerek kendisini ayakta tutar. Bu sömürülen şeylerin başında da duygular gelir. Çünkü insanların duygularını sömürürsen, ceplerini de sömürürsün.


Duygusal bir filme, duygusal bir şarkı veya duygusal bir dizi insanları çeker. Kendisini izlettirir, dinlettirir kısaca kendisini sattırır. Tabi duygusaldan kasıt yalnızca insanları hüzünlendiren şeyler değildir. Gülmek de bir duygudur, ağlamak da, korkmak da. İnsanlar kendilerine bir şeyler hissettiren şeyleri severler. Bu da insanların duygularını en çok sömürülen şey haline getirir.


Birtakım günlere, birtakım duygusal isimler takarak, o günlere insanlar tarafından rağbet edilmesini sağlarlar. Verilen isimler, insanların kafalarında duygusal çağrışımlar yaptığı için, uygulanan harekete icabet edilmesi gerektiğini düşünürler.

Olay da budur.

Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü, yılbaşı, kadınlar günü gibi duygusal ve anlamlı görünümlü gün isimleri insanlara kendisini sattıran duygusal kapitalizme en iyi örneklerdir.


Malum, bugün anneler günü. Ülkemiz de bu günü en çok kutlayan ülkelerden biri. Kendi kültürümüze ait bir gün olsaydı, bu şekilde kutlanmayacağına dair bahse girebilirim. Fakat kaynak batı olunca kendi kültürümüzün de, inancımızın da önüne geçer. Onu kutlamanın bizlere modern, çağdaş ve batılı yapacağını düşündüğümüzden, tıpkı Amerika'daki gibi, İngiltere, Fransa'daki gibi bizim insanlarımız tarafından kutlanır.


Fakat dikkat ettiyseniz, önce çağdaş ve modern olmak gerektiği fikri insanlara dayatılır. Sonra da bunların gerekleri olarak da; birtakım şeyler satın almak ve belirlenen şekilde yaşamak gerektiği fikri dayatılır. Yani kısacası çağdaş ve modern olmak için, bir şeyler satın almak zorundasınızdır. İşte bahsettiğimiz bu şeyler de tam olarak kapitalizmdir. İşte kapitalizm denilen şey bu şekilde çalışır. Size önce bir fikir verirler, sonra bu fikirle uyumlu olmanız için para harcamanız gerektiğini dayatırlar.


Gelelim bu kapsamda anneler gününe. Ki dolayısıyla devamında babalar günü, sevgililer günü gibi sektör günlerine.


Televizyonda, gazetelerde, dergilerde ve sokaklardaki, caddelerdeki tabelalarda neredeyse tamamen anneler günü üzerine reklamlar var malumunuz. Birkaç hafta öncesinden, hatta bazı markalar birkaç ay öncesinden anneler gününde alınabilecek ürünler reklamı yapmaya başlarlar. Zaten bu tür olayları toplumda bu şekilde yaygınlaştırırlar ve benimsetirler. Bir şeyin reklamı çok yapılırsa, insanların ilgilerini çeker. Bu ilginin sonucunda da toplumda gelenek haline gelirler. Daima reklamı yapıldığı için de, daima revaçta olurlar.


Fakat aslında bu tür günler, halk tarafından algılandığının aksine bir sektördür. O güne kadar satılmayan ürünleri sattırmak için harika bir fırsattır bu tür günler. İnsanların kendilerine geleceklerini bildikleri için de, fiyatları daima yüksek tutarlar. Böylece, Kanlı Elmas'ta denildiği gibi, bazı aptallar bir hediye uğruna üç aylık maaşlarını harcarlar. Ve bu tür günler asla bitmez. Sevgililer günü, babalar günü, yılbaşı ve doğum günü... Hediye üzerine kurulu bir sektör.
Etiket beyinli insanlar; hayatlarındaki en önemli amaç istediği şeyin etiketi olan insanlardır, kapiş?

Konuyu biraz değiştirmek adına olaya İslami bakış açısı getirirsek, anneler günü diye adlandırılan bu gün bir Antik Yunan geleneğidir. Paganizmden gelir. Ve tahmin ettiğiniz üzere de, paganizmin modernize edilmiş hali olan Hristiyanlığa geçmiştir. Link

Bizim kültürümüze girişi de, Anna Jarvis'in bu kültürü Amerika'da başlatmasıyla olmuştur. Bu gibi kültürlerin veya alışkanlıkların bizim gibi sömürge ülkelerde kabul görmesinin nedeni, bu batılı ülkelerde kabul görmesidir. Kapitalizm önce fikir pazarlar. Sonra bu fikre sahip aydınlar türetir. Sonra da halkı bu fikir ve aydınlar etrafında toplar. Tabi bu arada bu fikre ve aydınlara karşı çıkanlar sistem tarafından ''çağa ayak uyduramamakla'' yaftalanır ve dışlanırlar. Popülaritenin gerisinde kalmak insanları kamçılar. İnsanlar, herkesin yaptığı şeyleri yapmak ve normalleşmek isterler. Bu da içinde bulunduğumuz çağda, neden tüm insanların birbirine benzediğini açıklar.

Olay da budur zira
Anneler günü bir pagan geleneği olarak başlamıştır. Ardından Hristiyanlığa geçmiştir. Günümüzde de Amerika'nın pazarlamasıyla dünyaya yayılmıştır. Tıpkı babalar günü gibi.

Babalar günü de ilk kez Amerika'da kutlanmıştır. Hatta bu günü kutlanma ilan eden kişi, Kennedy suikastinin baş zanlılarından olan ve ardından başkan yapılan Lyndon Johnson'dır. Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazar gününün babalar günü olarak kutlanılması için bir bildiri yayımlar. Hatta bir sonraki başkan Richard Nixon bu günü ''resmi tatil'' ilan etmiştir.


Peki biz nasıl oluyor da bu günü kutluyoruz?
Bizimle ne alakası var bu tür günlerin?

Alakası şu; kapitalizm denilen şeyin kölesiyiz.

Kültürümüz, dilimiz, dinimiz kısacası tüm hayatımız bu sistem tarafından tahrif edildi ve gördüğünüz gibi hala ediliyor. Bugün sokaktaki insanlara ''anne ve babalar gününü kutlamayın, bu Hristiyan, pagan ve batılıların adeti'' derseniz, size ilk verecekleri cevap; ''sizin gibi kafalar yüzünden gelişemiyoruz'' gibisinden bir cümle olacaktır. Zira bu gibi kafaların gelişmekten anladığı; batılılar gibi giyinmek, düşünmek, şarkı dinlemek ve kutlama yapmaktır. Bilim ve teknoloji adına, kültür adına, medeniyet ve tarih adına hiçbir şeyi gelişme olarak kabullenmezler. Çünkü onların istedikleri asıl şey, aslında gelişmiş bir hayata sahip olmak değildir; yalnızca batılılar gibi bir hayata sahip olmaktır.


Batılılar gibi yaşar, konuşur ve inanırsanız; batılıların sizi işgal etmeye ihtiyaçları kalmaz. Zira onlar sizlere; ''moda, trend, çağdaşlık, çağın gerekleri'' isimleri altında kendilerine para kazandıracak ve aynı anda da sizi sömürecek şeyler satarlar. Bir ülkeye girip petrolünü almak yerine; bir giyinme tarzı, bir müzik türü ve fikir aşılamak onların cebine yine para sokar. Petrolden kazanamadıkları parayı, sizin yediklerinizden içtiklerinizden ve giydiklerinizden kazanırlar. Öyleyse kalkıp da sizi askeri olarak işgal etmeleri gerekir mi?


İşin İslami boyutuna gelelim tekrar.

Sevgililer Günü; St. Valentine adında bir Hristiyan rahibinin günü.
Yılbaşı; Hristiyanların, öncesinde ise paganların kutladıkları gün.
Anneler Günü; Geçmişte paganların, günümüzde ise Amerikalıların ortaya çıkardıkları gün.
Babalar Günü; Amerika'da ortaya çıkan ve Amerikan başkanları tarafından kutlanılması emredilen gün.


Peki bir Müslümanın bu kutlamalarla ne işi olabilir?
İlla da bir şeyler kutlamak istiyorsanız, kutlamadan duramıyorsanız gidin Kutlu Doğum Haftasını kutlayın. Kandilleri kutlayın.

Ama hayır.
Çünkü bu kutlamaların hepsi Kur'an'la namazla yapılan kutlamalar.
İslam'da haddi aşmak yoktur.
Dünyada bu kadar kardeş kanı akarken, bunların hiçbiri yokmuşçasına ''hunharca eğlenmek'' yoktur.
Kadınlı erkekli yerde, içkili şarkılı yerde bir şeyler kutlama söz konusu değildir.

İşte insanları bu çılgın çağın çılgın eğlence ve hazlarından kısıtladığı için bu tür kutlamalar yerine; batı tarzı kutlamalar tercih edilir.

Sizlere, cebinizi boşaltan şeyleri bir canavar olarak gösterecek değiller elbette. Bunu size duygusal ve şirin göstermek zorundalar. Bu sebepledir ki size; ''aa neden olmasın. Anneler günü, babalar günü, yılbaşı, sevgililer günü, kadınlar günü, öğretmenler günü, şu günü bu günü, çok duygusal. Bunları hatırlamamız gerekk'' dedirttirirler. Tıpkı dünyadaki tüm sömürü sistemlerinde olduğu gibi. Önce duygularınızı, sonra da cebinizi sömürürler.

Ben hem bir Müslüman, hem de bana kafayı yedirten bu takım elbiseli canavarlar sistemine karşı olan sıradan bir insan olarak, gerek bu günü gerekse bu gibi diğer tüm günleri tanımıyorum. Sapına kadar da karşıyım. Ve acizane elimden geldiğince, beni takip eden kardeşlerime de bunları anlatmak istiyorum. Onların da bu gibi saçma salak şeylere karşı gelmelerini tavsiye ediyorum. Televizyonda çıkan duygusal şeylere aldanmayıp, ''canı cehenneme bu gibi günlerin'' demenizi öneriyorum.

Tabii ki zor olacaktır. Şahsen bugün ablam bize geldi ve anneme hediye verdi. Sarıldılar, öpüp koklaştılar falan. Ve ben orada hiçbir reaksiyon göstermedim. Hediye almamıştım, ''anneler günün kutlu olsun anneciiiim'' de demedim. Fakat televizyonda iki dakikada bir çıkan anneler günü reklamları ve programları nedeniyle, biliyordum ki annemin bugünden beklentisi vardı. Onlar daha duygusal oldukları için, bu gibi şeyleri gördüklerinde tepki veremeden veya kendilerini kaptıramadan edemiyorlardı. Çok da doğal. Her anne ''herkesin çocuğu annesine şunu almış, şunları demiş, benim çocuğum da desin'' der elbette.


Ben ''anne bu Hristiyanların, gavurların adeti'' dediğimde, yine hafif bir kırılganlıkla ''haa öyle mii, tamam o zaman afedersin'' dedi bana. İçten içe istiyordu elbette kutlamamı. Çünkü çok fazla duygu sömürüsü reklamı ve programı yapılmıştı haftalarca. Yarından itibaren de ''benim oğlan bana şunu aldı, senin ki?'' diye cümlelerle karşılaşacağını da biliyordu. Tüm bunlar, insan hayatını gereksiz ve aptalca tuhaflaştıran birer ilüzyondu işte.

Sıradan bi günden hepinize selamlar söylüyorum.
Selam ve saygı ile.