Sultan Abdülaziz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sultan Abdülaziz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2015 Pazar

BEN, ÇERKES HASAN


Ben, Çerkes Hasan.
Cebir ile, zor ile padişah hal etmek, sonra da katletmek ne demekmiş hepinize göstericem. Yemin olsun göstericem...

...

Babam Kafkaslarda Ruslara karşı uzunca mücadele eden Çerkes Gazi İsmail Bey'dir. Ablam Nesrin Sultan saraya gittikten sonra Padişah Efendimiz Sultan Abdülaziz ile evlendi. Ben ve kardeşim Osman, Çerkeslerde adet olduğu üzere askerlik mesleğini seçtik ve subay olduk. Zamanla yükselerek Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) ve Şehzade yaveri oldum.


Ablam Nesrin Neş'erek Kadın Efendi, Padişah Efendimize Mehmed Şevket Efendi, Esma Sultan ve Emine Sultan olmak üzere üç tane nur gibi evlat vermişti. Şevketli, Devletli Padişah Efendimiz hem bana, hem ablam Sultana, hem de şehzadelerimize, sultanlarımıza ziyadesiyle nazik ve sevecen davranırdı. Kendisi dışarıdan ne kadar heybetli, ne kadar azametli duruyorduysa; içeriden, iç dünyasından da bir o kadar nazik, sevecen, şefkatli ve merhametli idi. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'a, böylesine bir şevketli Sultan'ı bize verdiği için şükreder, onu başımızdan eksik etmemesi için de niyaz ederdik.


Haşmetli Hakanımız Sultan Abdülaziz Han Hazretleri, Devlet-i Aliyye'nin gelişmesine ve askeriyeye çok itina gösterir idi. Kurduğu donanma, zamanın en iyi donanmalarından biri olmuş idi. Sadaretteki bazı paşalar üzerilerine düşen görevleri layıkıyla yapamadıklarından ekonomik bazı sıkıntılar baş göstermiş olduğu malumdur. Lakin şu da malumdur ki, cihanın en büyük askeri kuvvetini kurmaya teşebbüs etmek, bu konuda geceyi gündüze katmak elbette ki borçlanmayı getirecektir. Lakin bunlar üstesinden gelinemeyecek borçlar değildi.


Cennetmekan Haşmetli Efendimiz Sultan Abdülaziz Han Hazretleri, memleketin gelişmesi ve ilerlemesi ile öylesine meşgul idi ki, kendi eliyle silahlandırdığı bazı paşaların ikbal hastalığına yakalandıklarını fark edememişti. Balkan topraklarımızda yaşanan felaketlerden sonra İngiliz Sefaretinden aldığı destekle Midhat Paşa önderliğindeki birkaç paşa, parayla topladıkları birkaç yüz işsiz ve öğrenciyi Dolmabahçe Sarayı'nın önüne istiflemiş ve bu felaketlerden hükumetin sorumlu olduğunu, halkın da bu hükumeti istemediğini söylettirmişti. Eline para sıkıştırılan birkaç yüz işsiz ve aklı ermez öğrenciyi sarayın önüne sürerek; ''halk böyle istiyor'' dedirttimişlerdi.


Cennetmekan Hazretleri eli mahkum kabul etmişti bunu. Hükumeti değiştirmişti. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa görevinden azledilmiş, yerine Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa; Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi yerine Hasan Hayrullah Efendi, Serasker Abdülkerim Nadir Paşa'nın yerine Hüseyin Avni Paşa getirilmişti Zat-ı Şahane'nin emriyle.


Bu paşaların tamamı, daha önce Zat-ı Şahane'lerinin görevden azlettiği paşalar idi. En tehlikelileri de Midhat ile Hüseyin Avni Paşalardı. Midhat Paşa, İngiliz sefaretinin Devlet-i Aliyye'deki en güvendiği isimdi. Göklere ulaşacak kadar büyük kibir sahibi idi. Tebaasının uğurlarında öldükleri ve her daim seve seve ölecekleri Hanedan-ı Ali Osman'ı, kendi kibrinden daha küçük görür; ''Bugüne kadar Ali Osman oldu, bundan sonra Ali Midhat oluversin'' diyecek kadar nefsinin, şeytanının ve küffarın oyuncağı olmuş bir sefil idi.


Hüseyin Avni Paşa ise bir o kadar kibirli, fevkalade kindar, hırslı ve tamahkar biri idi. Aslında zamanı geldiğinde Midhat Paşa'yı bile harcayabilecek bir yapıya sahipti.  Lakin paşanın arkasında duran gücü bildiğinden buna pek cür'et edemiyordu. Devlet-i Aliyye'nin bütün ordularının başına geçmişti bu yılan. Ama bu ona yetmiyordu. Yetmeyecekti.


Bu hükumet, makam ve mevki değişikliğinden sonra nefislerinin gülünç birer oyuncağı olmuş bu ikbal düşkünü paşalar Haşmetli'ye ''Meşrutiyet''i ilan ettirme çabasına girdiler. Lakin Haşmetli buna sıcak bakmıyordu. Hakeza bu durum, bütün cihan devletleri Devlet-i Aliyye'den bir parça koparmak isterken olacak şey değildi. Heyhat! Bu paşalar da zaten bizzat o cihanın geri kalan devletlerinin bu topraklarda makam mevki sahibi olmasını istedikleri paşalar idi.


O gece dalgalar kadar günah vardı bu şehirde..
Denizler kadar büyük günah vardı..


Padişahı korumaya geldiklerini sanan yüz kadar asker, üzerilerine asker üniforması giydirilmiş yüz kadar harbiye öğrencisi toplandı Dolmabahçe Sarayı'nın önüne. ''Padişahın canı tehlikede, onu korumaya geldik'' dendi saray efradına. Silahlar dayadılar kafalara. Karşı çıkanları darp edip tutukladılar. ''Padişahı koruyoruz'' diye girdiler saraya, ardından Şehzade Murad'ın cülus topları ateşlendi. Cennetmekan anlamıştı durumu. Yanına giren askerler; ''halk sizi tahttan indirdi'' dediler Haşmetli'ye. Heyhat! Hangi halk? O gece orada olanları bilmeyen halk mı..


Günahları bununla bitmedi..
Harem dairesine girmeye bile tenezzül etti, cesaret gösterdi bu hırstan, açgözlülükten gözleri dönmüşler.. Harem ahalisinin sahip olduğu cümle mücevheratı ''bunlar millete aittir'' diyerek ceplerine attılar. Ablam Nesrin Sultan'ın üzerini örtmek için aldığı şalı bile üzerinden çekme, el sürme cesaretini, küstahlığını gösterdi bu kalleş köpekler..

Bir İslam Halife'sine, bir İslam Halife'sinin haremine el uzatabilecek kadar gözleri dönmüş, küstahlaşmış, nefisleri oburlaşmış, kibirleri boylarını aşmış, şeytanın oyuncağı olmuş bir sefil sürüsü idi oradakiler..

Harem ahalisinin ellerindeki, kollarındaki, kulaklarındaki mücevheratı dahi almışlar, sarayı tamamen yağma etmişlerdi. Ablam Sultan'ın üzeri açılmış, o soğuk ve yağmurda hasta edilmişti. Haşmetli Hakan saraydan ayrılmadan önce yanına amcası Sultan Selim'in kamasını almış idi kendisini muhafaza etmek için.


Kendisini önce Topkapı Sarayı'nda, Sultan Selim Han'ın boğdurulduğu odaya naklettiler. Mesaj vermek için.. Bir iki güne de Fer'iye Sarayı'na nakledildi Haşmetli. Ekmeğinden, suyundan kestiler. Odasından dışarı çıkmayı yasak ettiler. Sabık bir İslam Halifesi'ne layık gördükleri muameleye bakın.. Sinelerinden vicdan yerine taş taşıyandan başka kim eder bunu deyin bana!


Kim milletin Halifesi'ni cebir ile, zor ile, yalan ile, dolan ile, hile ile tahtından indirir? Kim Emir-ül Müminin'in tahtını gasp ile elinden alıp, kendisini aç, susuz, ıssız bir odaya hapseder? Deyin bana!


Her büyük günah, bir diğerini doğururmuş.. Şeytana eğer güç verirseniz, insanı insana, kardeşi kardeşe kırdırır. Kan dökülür.  Hak'kın yarattığı cihanda haksızlık alır başını gider. Günah kaplar dört bir yanı. Nefes aldıkça günaha batarsınız. Nefes verdikçe günaha bulanırsınız. Otursanız bir günahtır, kalksanız ayrı bir günah.. Toprağın altı, toprağın üstünden daha hayırlıdır öyle zamanlarda. Çünkü toprağın üstünde yaşayan Ademoğlu, toprağın altında yatan Ademoğlunun yaptığı hataları tekrarlar. Daha büyüklerini işler.. Toprak altında olanların pişman olduğu şeyler için, toprağın üstündekiler birbirlerini yer, bitirir, kan döker..


Hal edilişinden daha beş gün geçmişti Zat-ı Şahane'nin. Vakit sabahtı.
Haşmetli'nin kendisini muhafaza için yanına aldığı kaması gizlice alınmıştı. Damad Mahmud Paşa sabık Sultan Efendimizin güya hizmetine üç pehlivan atamıştı. Pehlivan Mustafa Çavuş, Boyabatlı Hacı Mehmed, Cezayirli Mustafa...


Mabeynci Fahri Bey vardı bu cellat güruhunun başında. Altı- yedi kişiydiler. Birileri kapıyı kollarken, diğerleri Haşmetli'yi derdest etmişler, bacaklarına ve kollarına oturmuşlar ve bileklerini kesmişler idi. Bir Hanedan üyesinin, hele ki sabık bir padişahın, bir İslam Halifesi'nin kanına girmişler, kanını akıtmışlardı. O kan damlası yere düştüğü anda çekilecek cezadan o itlerin her biri sorumlu idi, lakin bunu millet daha ağır ödeyecekti..


Paşalar haberi evlerinde beklemekteydiler. Mabeynci Fahri Bey derhal Hüseyin Avni Paşa'ya haber götürmüş idi. Bu kindar ve hırs düşkünü paşa da Haşmetli'nin naaşını görmeye geldi. Lakin padişah efendimiz hala hayatta idi. Üzerine bir pencere perdesi örtülmüş şekilde yatıyor ve inliyordu. ''Allah'' diyordu..


Bedeni muayeneye gelen doktorlara izin vermedi Hüseyin Avni Paşa. ''Bu avam bedeni değildir, sabık bir padişahın bedenidir.'' diyerek engel oldu cümle doktorlara. Dokunmadan, bakmadan, görmeden rapor yazacaksınız dedi.


Bir cihan sultanı, bir İslam Halifesi, bir Osmanlı Hakanı, bir hanedan üyesi kanlar içinde inleyerek, acı çekerek, saatler içinde öldürülmüştü. Birkaç gün sonra da ablam Sultan'ı aynı şekilde öldürdüler bu eşkıyalar.


Mesele kapatıldı, insanlar susturuldu, ahaliye yalan üzerine yalan söylendi. Suçlular ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyor ve zafer çığlıkları atıyordu. Artık tüm gücün kendi ellerinde olduğuna inanıyorlardı.


Amma kimse bilmese de ben bilirim hakikati. Kimse etmese de ben ederim cesaret. Ah ettim, ahdettim. Her kim girdiyse Padişahın kanına, onun kanını dökmek farzdır!

''Ablamın da, padişahımızın da kanı yerde kalmayacak, milletin hakkı yerde kalmayacak, ümmet-i Muhammed'in hakkı gasp edilmeyecek!'' dedim.

''Cebir ile, zor ile padişah hal etmek, sonra da katletmek neymiş hepinize göstericem. Yemin olsun göstericem!'' dedim.


Tabancalarımı aldım, üniformamı giydim ve Midhat Paşa'nın konağında gittim. ''Davranmayın'' diye girdim içeri. Önce Hüseyin Avni Paşa çıktı karşıma, oracıkta vurdum. Sonra önüme kim geçtiyse ona ateş ettim. Heyhat! Midhat Paşa'yı kaçırdım elimden! Amma Hüseyin Avni Paşa kurtulamadı Allah-u Teala'nın kısasından.


Sonra askerler çullandı üzerime, derdest edildim, zindana atıldım. Birkaç saat sonra da hakkımda hüküm çıktı, idam dediler. Ne kayıtlara geçirdiler, ne doğru dürüst mahkemeye çıkardılar, ne de doğru dürüst dinlediler. Hüküm de onlarındı, karar da, infaz da.. Dünyadaki hüküm, asıl hüküm sahibine kul olanların değil de, nefsine ve şeytana kul olanların eline geçti mi vay mazlumların haline..


Beyazıt Meydanı'na götürdüler sürükleye sürükleye kollarımdan. Duymayan duysun, bilmeyen bilsin. Hüseyin Avni Paşa'yı ben öldürdüm. Ben, Çerkes Hasan. Cebir ile, zor ile padişah hal etmek, sonra katletmek neymiş hepsine gösterdim. Gösterdim ki kimse bi daha milletin hakkına tevessül etmesin. Bir daha Halife'ül Müslimin kanı yere dökülmesin.


Herkes değil, birkaç yiğit hatırlasın beni.
Beyazıt Meydanı'ndan geçerken; ''Çerkes Hasan burada asıldı, burada şehid edildi'' desin. Bir Fatiha okunsun ardımdan, kafidir. Fazlasında gözüm yoktur.


Ben, Çerkes Hasan. Hak'tan geldim, Hak'kı aramak, Hak'kı almak uğrunda Hak'ka gittim..


22 Mart 2015 Pazar

KANLI MEŞRUTİYET


Altı yüz yıllık bir devlet ve toplamda on sene süren iki Meşrutiyet dönemi...


Sultan Abdülaziz Han, Avrupa'yı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı idi. Avrupa'daki gelişmeleri bizzat kendi gözleriyle görmüş, bunun için de Avrupa'nın ilmini ve fennini öğrenmeleri için öğrenciler göndermişti. Lakin bu öğrenciler Avrupa'nın ilmi ve fenninden çok hayat tarzının, yönetim tarzının alınması gerektiğini savunmaya başladılar. Şaşalı Avrupa hayatına öylesine kapılmışlardı ki, artık tamamen Avrupalılar gibi giyiniyor, Avrupalılar gibi konuşuyor ve en önemlisi de Avrupalılar gibi düşünüyor ve inanıyorlardı.

Kraliçe Victoria Sultan Abdülaziz'i karşılarken
Jön Türkler, Genç Osmanlılar, Yeni Osmanlılar ya da İttihat ve Terakki, adına her ne derseniz deyin, her birinin amacı Avrupa'daki rejimi ve hayatı Osmanlı topraklarına getirmekti. Milliyetçilik akımının bu topraklardaki ilk savunucuları idiler.


O dönemin fikir zehri de buydu; milliyetçilik. Ve bu aydın görünümlü fikir tetikçileri, bu fitneyi Osmanlı'ya sokan kişiler oldular. Bünyesinde yüze yakın ulus bulunduran koca bir imparatorluğun içine milliyetçilik fitnesini sokmak, onun köklerine dinamit döşemekten farksızdır.


Midhat Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Tevfik Ebuzziya, Şinasi, Abdullah Cevdet, Yusuf Akçura, Prens Sabahattin gibi isimler ilk nefeste aklıma gelen isimler benim..

Namık Kemal
Milliyetçi aydınlar, özgürlük ve hürriyet adını verdikleri bir ütopya peşinde koşarak koca bir imparatorluğu parça parça ettiler. Başlarda muhalefette idiler ve mevcut yönetimi ''istibdat'', ''diktatörlük'' diye eleştirdiler hep. Sonra darbelerle başa geldiler ve istibdadın, diktatörlüğün görülmemişini yaptılar.


Her şey Meşrutiyet sevdası ile başlamıştı. Osmanlı'nın son döneminde yapılan iki büyük darbe olan Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid darbelerinin temelinde Meşrutiyet'i ilan ettirme amacı vardır.


Midhat Paşa, Sultan Abdülaziz'in Meşrutiyet fikrine karşı çıktığını bilir. Sultan'ın bu konudaki görüşü değişecek gibi de değildir. Bu yüzden yerine Meşrutiyet'i ilan ettirme vaadiyle yeğeni Sultan V. Murad'ı getirmeye karar verir topladığı cuntayla.


Batı meşeili bu paşa ve aydınlar, Avrupa tarihi okuyup, orada ''Fransız İhtilali''ni görünce, ağızlarının suyu akmaya başlar. Fransız ihtilalinin ''Özgürlük, eşitlik, kardeşlik'' sloganını kendilerine şiar edinirler. Bu yolun sonunda da, Fransız ihtilalinde olduğu gibi, en büyük hayalleri vardır; Cumhuriyet..


Hatta Midhat Paşa, sahip olduğu nüfuz ve arkasındaki özellikle İngiliz desteğine güvenerek o kadar küstahlaşır ki; ''Bugüne kadar Ali Osman oldu, bundan sonra da Ali Midhat oluversin'' diyebilecek raddeye varır. Böylesine büyük bir kibir sahibidir.


Ve nihayet bir gece yarısı birkaç yüz asker, ''padişahı koruma'' bahanesiyle Dolmabahçe'nin kapılarına kadar getirildi. Tam o sırada V. Murad'ın cülus topları atılmaya başlandı ve Sultan Abdülaziz; ''Görüyor musun valide, kendi elimle silah verdiğim askerler beni amcam Sultan Selim Han'a benzettiler, bunlar Murad'ın cülus topları'' dedi bu durum karşısında.


Sultan Aziz Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkarılırken, sarayda bulunan her türlü mücevher, her türlü değerli eşya yağma edildi. Hatta padişahın haremindeki kadınların küpeleri, takıları bile üzerlerindeyken alındı. Hatta Sultan'ın hanımı Neş'erek Kadın Efendi'nin üzerini örten şal ve kulaklarındaki küpeler, askerler tarafından alınmıştır. Bir İslam halifesinin, bir Osmanlı Sultanının hanımının üzerindeki şalı alıp, üstünün başının görünmesine sebep olacak kadar gözleri dönmüş, aşağılık insanlar güruhu tarafından yapılmıştır bu darbe.


Yalnız bu darbeden ne halkın, ne devlet ricalinin, ne de askerin haberi vardı. Hatta darbeden sonra halka ''Sultan Abdülaziz öldü, yerine Sultan Murad Han geçti'' diye tellallar gönderildi. Lakin ordunun Sultan Aziz'e sadık olması, halkın onu sevmesi, bu yüzden de halkın ve askerin sabık Sultanı tekrar başa getirebilme ihtimali nedeniyle, darbeci cuntanın tek çıkış yolu Sultan Aziz Han'ı katletmek idi.


Hatta bu yüzden halden sonra kendisini Topkapı Sarayı'na, Sultan III. Selim'in boğdurulduğu odaya naklettiler. Gayet açık bir mesaj verdiler yani, belki de o odada öldüreceklerdi ama yeğeni Sultan Murad'a başka bir yere nakil olmak isteğini iletince, kendisine Fer'iye Sarayı'nda bir oda hazırlandı.


Hal edilişinden yalnızca beş gün sonra, odasına giren pehlivanlar tarafından bilekleri kesilerek şehid edilir sabık Sultan. Kayıtlara; ''Tahttan indirilmenin teessürü ile intihar etmiştir sabık Sultan'' diye geçirildi. İlginçtir ki hanımı Neş'erek Kadın Efendi de bilekleri kesik halde ölü bulundu kısa süre sonra..

Serasker yani Genelkurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa, cesedi kontrol için gelen doktora; ''Ahmet Ağa, Mehmed Ağa değil, bir padişah bedenidir bu, her yerini gösteremem sana'' diyerek doktorun kontrolüne engel olmuştur. Çünkü Aziz Han hemen olay yerinde can vermemiştir. Hüseyin Avni Paşa sabık Sultan'ın perdeyle örtülmüş yüzünü açtığında, canlı olduğunu görür ve üzerini tekrar kapatır.


Konuyla ilgili dönemim Sadrazamı Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa şöyle der;
''Naaşı karakola getirmişler ve getirdikleri zaman hayat belirtileri mevcut imiş. Hekimler de karakola geldikleri zaman hayat belirtileri olduğunu tasdik etmişlerdi. O vakit bunu sordum. Fakat padişahın konuşmaya mecalinin olmadığı cevabını almıştım. Karakolda ne kadar yaşadığını bilemiyorum, zira ben sonradan gelmiştim ve bunu orada bulunan vükela, vüzera ve ulemadan öğrenmiştik.''

Çerkes Hasan
Çerkes Hasan, Sultan Abdülaziz'in hanımı Neş'erek Kadın Efendi'nin kardeşidir. Ayrıca padişah yaveridir. Sultan Aziz'in ve ablasının öldürülmesinden sonra, tüm bunların arkasında olan isimleri çok iyi bildiğinden eline silahını alır...


Midhat Paşa'nın konağıdır yer. Darbe cuntasının neredeyse tamamı o gün o konaktadır. Çerkes Hasan kapıyı tekmeleyerek içeriye girer ve toplantı yaptıkları salonu ''Davranmayın!'' diyerek basar. Tam karşısında duran Hüseyin Avni Paşa ve Mehmed Raşid Paşa dahil beş kişiyi oracıkta öldürür ve üç kişiyi de yaralar. Midhat Paşa'yı da öldürmek için kovalar ama başarılı olamadan askerler tarafından yakalanır.


Koca bir İslam Halife'si ve Osmanlı Sultanını, bir de ablasını öldüren bu gözü dönmüş, hırslarının ve arzularının kölesi, yabancı devletlerin de maşası olmuşların hak ettikleri cezayı kendi hayatı pahasına kendisi vermiştir.

Ertesi sabah ne bir mahkeme ne bir ifade olmaksızın, yahut kayda geçirilmeksizin Beyazıt Meydanında asılmıştır.


Kirli Oyunlar ve En Uzun Yüzyıl'ı izlemenizi tavsiye ederim konuyla alakalı.
En Uzun Yüzyıl'da bazı hatalar olmasına rağmen yine iyi niyetli, güzel bir çalışma yapmışlar. Sonuç olarak anlatmak istedikleri şeyi anlatmışlar, amaç yerini bulmuş yani.


Sultan V. Murad amcasına, bir Osmanlı sultanına, bir İslam halifesine yapılacak olan darbenin içinde yer aldığı için fena halde gerilir ve sinirleri bir hayli bozulur. Darbe gerçekleştikten birkaç gün sonra da amcasının öldüğü haberini alınca çok daha bozulur sinirleri. Bunun üzerine bir de Çerkes Hasan'ın Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Hariciye Nazırı Mehmed Raşid Paşa dahil beş kişiyi öldürdüğünü duyunca artık tamamen kaybeder kendisini.


Midhat Paşa'nın aldığı ''Meşrutiyet'' sözünü; ''Ben Meşrutiyet falan hatırlamıyorum'' diye her seferinde geri çevirmesinden ve içinde bulunduğu sinirsel bozukluktan dolayı yalnızca 99 gün tahtta kalır. Midhat Paşa'nın sonraki durağı, veliaht Şehzade Abdülhamid'tir. ''Eğer Meşrutiyet'i ilan edersen, seni tahtta geçiririz ve arkanda oluruz.'' der Midhat Paşa Şehzade Abdülhamid'e, o da kabul eder.


Yani Meşrutiyet sevdası Osmanlı'ya bir darbeye, bir Sultan ve bir Halife'nin canına, ardından gelen onlarca kişinin canına ve beş ay içinde üç padişah değişikliğine mal olmuştur. İlk Meşrutiyet, böylesine ihanet ve kan ile gelmiştir; ikincisi ise çok daha büyük bir ihanet ve çok daha fazla kan ile..


Altı yüz senelik bir devlet ve toplamda on sene sürmüş bir Meşrutiyet dönemi...
On sene süren Meşrutiyet döneminin ilk kısmı, I. Meşrutiyet..
Cebir ile Padişah hal edip, kanına giren, saray yağmalayan, kadınların ziynetlerine göz diken, batılı devletlerle işbirliği yapan, kendisine ekmek ve makam veren Sultanlarına ihanet edenlerin kendilerini ''aydın, batılı, ilerici, okumuş'' olarak tanımlayan adamların eseri olan ''İlk Meşrutiyet''..


Dokuz sene içinde parçalanacak olan imparatorluğu elinde bulunduran II. Meşrutiyet'in kapısını aralayan I. Meşrutiyet..

21 Haziran 2013 Cuma

ABDÜLAZİZ DÜŞERKEN



Sultan II. Abdülhamid çok karışık bir dönemde geçmişti devletin başına.
Onun tahta çıkmasından üç ay evvel, amcası Sultan Abdülaziz bir darbe ile tahttan indirilmiş, ardından bir suikast ile öldürülmüştü.


Sultan Abdülaziz, tahttayken dünyanın en güçlü ordusunu kurmuştu. Dünyadaki tüm modern silahlar ve donanımları ordusuna katmış, baştan sona modern ve süper güçlü bir ordu meydana getirmişti. Bazıları  cahilliklerinden Osmanlı'ya ''gerici, yobaz, cahil'' der, bazıları ise art niyetinden.. Fakat Sultan Abdülaziz dönemi biraz incelenirse, geri kaldığı söylenilen dönemde dahi Osmanlı'nın ne derece ileri bir medeniyete kavuştuğu görülür.


15 yıllık saltanatında ülkenin her alanda gelişimi için gecesini gündüzüne katan, ilerleyen Avrupa'daki gelişmeleri bizzat gidip kendi gözleriyle gören Sultan Abdülaziz, Osmanlı'yı bu şekilde geliştirmesinin ve tekrar dünyaya hakim olma planının bedelini ne yazık ki hayatıyla ödedi.


Hani ülkemizde her on yılda bir darbe yapan batı var ya, işte bu işe Sultan Abdülaziz ile açıktan başlamışlardı. Sebep de asla değişmedi ; Güçlü bir Osmanlı, güçlü bir Türkiye, güçlü bir Müslüman birliği istemiyorlardı.


Sanayi devrimi adında bir şey gerçekleşmişti İngiltere'de, ve bu sanayinin yürümesi için enerjiye ihtiyaç vardı. Fakat sanayi devrimini başlatan Avrupa'da hiçbir enerji kaynağı yoktu. Dünyadaki tüm enerji kaynaklarının üzerinde ise ''Osmanlı'', yani ''İslam Birliği'' oturuyordu.


''Osmanlı, İslam birliği miydi?''

Evet.

Hatta birçok resmi yazışmada ''Devlet-i Aliye-i Muhammediye'' olarak geçerdi. Zira kendilerini, Hz. Peygamber'in Medine'de kurduğu devletin devamı olarak görüyorlardı. ''Bizi yükselten gücümüzün kaynağı, dinimize olan bağlılığımızdır.'' diyorlardı.


Avrupa, ihtiyaç duyduğu enerjiyi elde etmek ve ardında kendileri için her zaman tehdit olmuş ve olacak bir Osmanlı bırakmamak için masa başında toplandı ve o güne kadarki en büyük haçlı seferini yapma kararı aldı. Tabi enerji kaynaklarına talip çoktu, bu yüzden diğer taliplerle de savaşılması gerekiyordu. Kazanan enerjiyi kapacaktı, ayrıca yeni kurulan dünya düzeninin de lideri olacaktı.


Fakat 600 yıl Avrupa'ya dayak atmış bu köklü devleti yıkmak hiç kolay olmayacaktı. Hele ki dışarıdan yıkılması, savaşta yıkılması falan söz konusu dahi olamazdı. Birileri Osmanlı'nın yıkılıp parçalara ayrılacağını söylese, duyanlar buna bir taraflarıyla gülerlerdi. Bugün tarih kitaplarının ''yıkılmaya yüz tutmuş'' diye anlattıkları, ''geri kaldığı için yıkıldı'' diye lanse ettikleri Osmanlı'dan bahsediyorum.


Yıkılmaya yüz tutmuş, çökmek üzere dediğiniz devlet 1796 yılında Amerika'yı haraca bağlamış.

Trablus Antlaşması
Denizlerde Osmanlı bayrağını gören korsanlar, o gemiye saldırmayı hayal dahi edemezken,
Amerika'nın tarihinde yabancı bir dille (Türkçe) imzaladığı tek anlaşma Osmanlı ile iken,
O gün masonlar tarafından dünyanın yeni süper gücü olarak hazırlanan Amerika'nın sürüyle gemisi, Osmanlı donanmalarının eline geçmişken,
O kadar dost ve müttefik Avrupa Devleti dururken, Amerika Osmanlı'dan yardım istemişken,
sen hangi yıkılmaktan, hangi geri kalmışlıktan, hangi çöküşten bahsediyorsun arkadaşım?
Okul kitaplarından öğrendiğin tarihle gelip ahkam kesme bana.


Yıkılmaya yüz tutmuş veya geri kalmış bir Osmanlı'da, darbeler yapmaya, askerleri paşaları satın almaya, tüm dünyayı üstüne salmaya gerek olmazdı di mi?
Zira Sultan Abdülaziz ile başlatılan modernleşme ve ilerleme hamlesi, tüm dünyanın tabiri caizse ''ödünü koparmış'' idi. Ve Osmanlı'nın bu şekilde büyümemesi gerektiği için, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesi şarttı.


Bu köklü imparatorluğu dışarıdan yıkmak imkansız olduğu için, tek umut içerisi idi. Ve içeriye öyle güzel sızmışlardı ki, ordu komutanlarından, paşalarına, sadrazam (başbakan)larına kadar her yerdeydiler. ''Bu Osmanlı'yı savaşta yenemezsiniz. Fakat zayıf bir yönleri vardır; sonradan Müslüman olanları başlarına taç ederler, bunların aralarına yalandan din değiştirmiş adamlar sokun, içten yıkın.'' dediler.


Nitekim de öyle oldu, Osmanlı'nın içine gerçek kimliklerini gizleyerek, ''Müslümanız'' diyerek sızdılar. Çünkü Osmanlı'da gayrimüslimler ne askere, ne de devlete kabul edilirdi. Elbette bunun dışlama ile bir alakası yoktu, onlar gayrimüslimleri ''misafir'' olarak adlandırırlardı. Gayrimüslimlerin malı, canı ve tüm hak ve özgürlükleri devletin koruması altındaydı. Ayrıca bir gayrimüslimin devlette veya orduda yer alması, her zaman bir potansiyel tehlike demekti. Nitekim ne zamanki gayrimüslimler orduya ve devlete alınmaya başlandı, o zaman devletin adım adım yıkılışı vuku buldu.

Hüseyin Avni Paşa
Osmanlı'da gayrimüslimlerin devlet ve orduya alınmaları, Sultan Abdülmecid zamanında imzalan Islahat Fermanı ile başlamıştı. Avrupa, Osmanlı'ya baskı yaparak hazırlattığı bu fermanı, elbetteki insan haklarını düşündükleri için değil, Osmanlı'nın içine sızmak için hazırlatmıştı.

Midhat Paşa
Zaten yeterince hain kaynayan devlet ve ordu, bu fermanla daha da ateşe atılmıştı. Öyle hainler, öyle kilit makamlara gelmişti ki, tüm plan tıkır tıkır işliyordu.


Ta ki Sultan Abdülaziz tahta geçip olağan dışı bir büyüme gösterene dek..
Acilen bir şeyler yapılmalı, Osmanlı'nın büyümesi durdurulmalı, Abdülaziz tahttan indirilmeli ve hedeflenen işgal için uygun ortam hazırlanmalıydı.

Mehmet Rüşdi Paşa
Plan ilk önce ekonomik yönden darbeler vurmaktı, bu, gelişimi yavaşlatacak ve halkı huzursuz edebilecekti.
Daha sonraki plan isyanlar çıkarmaktı.
1875 yılında aniden Balkanlar ve Mısır'da çıkan isyanlar, buralarda öldürülen Müslüman halk, Osmanlı'yı zor bir duruma sokmuştu.


Gerekenler yapılmış ve Sultan Abdülaziz üzerinde bir baskı oluşmuştu.
Fırsat bu fırsattı.
Tüm bu planlı ve dış kaynaklı olaylardan hükumetin sorumlu olduğu söylenmiş ve 12 Mayıs 1876'da sadrazam Mahmud Nedim Paşa görevden alınmış, yerine Mütercim Mehmet Rüşdi Paşa,
Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi görevden alınmış, yerine Hasan Hayrullah Efendi ,
Seraskerliğe (genel kurmay başkanı) de Hüseyin Avni Paşa getirilmişti.


Ve bu geniş kadro değişikliğinden sadece 18 gün sonra, yani 30 Mayıs 1876 'da Sultan Abdülaziz, bir hükumet darbesi ile tahttan indirildi.


Tabi bu arada yerine geçecek veliaht şehzadeyi de olabildiğince bu görev için hazırladı Avrupa devletleri. Şehzade V. Murat, İngiliz veliahdı 7. Edward ile tanıştırılmıştı. Veliaht Edward'ın görevi, şehzadeye kendi fikirlerini empoze etmekti.

VII. Edward
Sosyal bir kulüp diye tanıttığı bir mason locasına kendisini üye yaptı. Fakat Edward, şehzadenin yakında padişah olacağını bildiğinden, kendisini daha ilk günden 33. derece üstad mason yapmıştı.

Artık şehzade de hazırdı.
V. Murad
30 Mayıs 1876 günü, isyanlar çıkarılmış ve sarayın etrafı ablukaya alınmıştı. Padişahı indirmek için gelen kadro işini yapmış ve padişahı tahttan hal etmişlerdi. Midhat Paşa ve avenesi mutluydu artık, Avrupalılar da öyle..


Fakat İngiltere, tahttan indirilmesine rağmen Abdülaziz'i hala bir tehdit olarak görüyordu.
Kendisini III. Selim'in boğdurulduğu odaya hapsetmişler ve dış dünya ile tüm bağını kesmişlerdi.
Fakat bu İngiltere için yeterli değildi.
Abdülaziz'in elbette seveni çoktu, ve böyle haşmetli bir padişahı elbet birileri tekrar başa getirmek isteyebilirdi.


İngiltere, tarihin en büyük sömürüsünü başlatmak için katettiği bu kadar yolu asla riske atamazdı.
Abdülaziz'in tamamen ortadan kaldırılması gerekiyordu.


Hal edilişinden beş gün sonra, tutsak bulunduğu Fer'iye Sarayında Kur'an-ı Kerim okurken kapıya Fahri Bey isimli baş hizmetkar ile üç pehlivan gelir. Abdülaziz olacakları anlamıştır.
Kloroformlu bir bez ile ağzı kapatılır ve yarı baygın hale getirilir.
Dördü birlikte Abdülaziz'in üstüne çullanırlar ve bileklerini keserler.
Abdülaziz yerdedir, fakat henüz ölmemiştir. Saatlerce yarı baygın halde kalmış ve acı çekerek vefat etmiştir.
Hüseyin Avni Paşa içeri girip cesedi kontrole geldiğinde, Abdülaziz ile göz göze gelmiş fakat odadakilere öldüğünü söylemiştir. Günlerce doktor çağırılmamış, otopsi yapılmamıştır.


Ne acıdır ki, Midhat Paşa önderliğinde yapılan bu suikaste ''intihar'' süsü verildi.
İngilizlerin ölmesini istediği bir adam, nasıl olmuştu da kendiliğinden intihar etmişti zaten?
Bu suikastin hemen ardından da eşi aynı şekilde bilekleri kesilerek katledilip ve ona da intihar süsü verildi.


Sultan Abdülaziz saltanatı boyunca vatanı ve milleti uğruna ne yapmamıştı ki...?
Hayatı boyunca zemzem suyu içen, Mekke ve Medine kutsal topraklarından gelen mektupları dahi, hasta yatağından kalkıp abdest alarak ayakta dinleyen, Çeçenistan'da Rus işgali ve zulmüne karşı direnen Şeyh Şamil'e yardım eden, bu uğurda Rusya'ya tehditler savuran, ülkenin her tarafını demir yollarıyla sarmaya başlayan ''gerekirse sırtımdan geçsin'' diyen, Osmanlı ordusunu ve donanmasını dünyanın en büyük ve modern ordularından biri yapan, halkı için her şeyi yapmaktan çekinmeyen bir sultan, böyle düşmüştü...


Allah tarafından mübarek kılınan Osmanlı hanedanının, mason yapılan padişahına bile ülkesine ve dinine ihanet etmek nasip olmamıştır. V. Murad, Midhat Paşa ve avenesine dolayısıyla Avrupa devletlerine verdiği hiçbir sözü ve vaati ''hatırlamıyorum'' diyerek yerine getirmemiştir. Bunun sonucunda da yalnızca 3 ay kalabilmiştir tahtta.


Abdülaziz düşerken büyük bir devlet bırakmıştır ardında. Ama ne var ki büyük devletin hainleri de büyük olmuştur.