Sultan Abdülhamid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sultan Abdülhamid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2016 Pazar

ÇIRAĞAN BASKINI


1878.

Meşrutiyet fikrine karşı olan Sultan Abdülaziz tahttan indirilip katledilişinden ve yerine Meşrutiyet vaadiyle önce V. Murat'ın, ardından da Sultan II. Abdülhamid'in tahta oturmasının üzerinden iki sene geçmiştir.

Sultan Abdülhamid, 31 Ağustos 1876 yılında tahta geçişinden yaklaşık dört ay sonra 23 Aralık 1876'da Kanuni Esasi yani I. Meşrutiyeti ilan etti. Bunu da kuvvetle muhtemel çıkacak olan bir Osmanlı-Rus Savaşı'na karşı bir hamle olarak, tam ilişkilerin en gerildiği dönemde yaptı.


Lakin beklenilen savaş eninde sonunda çıkmıştı ve ordudaki bölünme ile birlikte üst rütbedeki bazı paşaların tek kurşun atmadan sürekli savaş bölgelerinden geri çekilmeleri üzerine Rus ordusu savaşın sonunda bugünkü Yeşilköy'e kadar gelmiş ve orada kendilerine karargah kurup Osmanlı Devleti üzerindeki tüm Slav ırkına mensup saydıkları bölgeleri tek tek Osmanlı'dan koparmanın planlarını çizmişler ve hatta bunu Osmanlı'ya dikte etmişlerdi.


Böylesi bir durumda da Sultan Abdülhamid, Kanuni Esasi'ye kendisinin koydurduğu ''Padişah, gerek gördüğü zamanlarda meclisi tatil etme yetkisine sahiptir'' maddesini kullanıp, I. Meşrutiyete son vermişti.

Lakin gerek orduda, gerek divanda, gerek medyada, gerekse kendilerini aydın kesim olarak adlandırılan dönemin takım elbiseli ve beyaz yakalı kodomanlarında Meşrutiyet sevdası öylesine büyüktür ki, savaş mavaş dinlemezler ve Meşruti yönetime hemen tekrar geçilmesi gerektiğini savunurlar.


Tabi aslında Meşruti yönetimin ardındaki fikir her zaman ''cumhuriyet'' olmuştur. Çünkü o dönemin okumuş kesimi, ne yazık ki yurt dışında bilhassa Fransa'da ''Fransız Devrimi'' masalları ve efsaneleriyle büyümüşlerdir. Bir de Osmanlı çocuklarını kendi idealleri ve virüslü fikirleriyle donatmak isteyen Fransız Devleti, bu çocuklara kendi ülkelerine döndüklerinde, onlara göre artık geri kalmış ve köhnemiş bu imparatorluk ve cihanşümul devlet anlayışından, kendilerinde olduğu gibi bir ''Modern Cumhuriyet'' yönetime acilen geçmeleri gerektiği ve onların kuracağı bu yeni rejimde sonsuza dek ''Hürriyet Kahramanları'' olarak anılacakları fikrini aşılamıştı yıllarca.


Yani tıpkı bugün batının ''demokrasi'' kisvesini kendisine ambalaj yaptığı ve bu güzel, sevimli, cici ambalajla tüm dünyada paraya dayalı bir imparatorluk kurdukları gibi, o zaman da ''Meşrutiyet ve Cumhuriyet'' fikirleri satılıyordu. Bugünün ''demokrasi''si, o zamanın ''Cumhuriyet''i yani.

Neyse.


Sultan Abdülaziz Han'a yapılan darbe, Osmanlı'daki ilk dış destekli darbedir ve bundan sonraki darbelerin tamamı 28 Şubat 1997 darbesi de dahil, yine dış destekli olmuştur. Yani 1876'dan 1997'ye kadar batı ülkeleri bu ülkede ve bu topraklarda sürekli olarak kendi istedikleri şekilde darbe yapmış ve işleri kendi lehlerine yönetmişlerdir.

1878 yılında da, özellikle İngiltere, işin tamamen dışında kalarak Sultan Abdülhamid aleyhtarlarını mali olarak desteklemişti. Desteklenen o isimlerden biri de ''Ali Suavi'' adında bir ''Genç Osmanlı'' üyesi arkadaştı.


Kendisi tıpkı diğer Jön Türkler ve Genç Osmanlılar gibi özellikle Paris ve Londra'ya gitmiş ve burada epey bir zaman geçirmiştir. Sonradan Cemaleddin Efgani'nin de üzerinde çokça durduğu dinde bazı reformlara gidilmesi gerektiği fikirleri vardır. Bu Londra'ya ve Paris'e gidip, orada okuyan güruhun nedense hepsi geri döndüğünde dinde reform dahil her bir şeyi değiştirmeye kalkışmıştır Osmanlı'da.


Banker Hristaki adında bir Rum banker de vardır Osmanlı'nın içinde bulunduğu bu ard arda darbe girişimleri döneminde. Kendisi gerek devlete, gerekse özellikle Şehzade Murad'a, tahta çıkmadan önce epey bir borç vermiştir. Ali Suavi denilen bu ithal reformcunun, Banker Hristaki gibi bir adamla ne işi olabilir sizce ...?


Neyse.

Ali Suavi, içerisinde bulunduğu banker çevrelerden ve mason teşkilatından ve bu teşkilatların da İngiltere ile olan bağlarından ötürü, Osmanlı'da padişahın değişmesi gerektiğine inanan ve bunu da bir İngiliz ajanı olan eşinin de desteğiyle Osmanlı'da bir kesimi ayaklandırarak yapılabileceğini düşünen bir piyondu.

Daha önceki birçok yazımda şöyle bir şey söylemiştim, bu blogun müdavimleri hatırlar ;
''Her bir darbeyle gelen bir yağma vardır''


Bu yağmalar da en çok devletin kendisine borcu olan kişilere ve üst kadroya yarar elbetteki. Bankerler yağmadan gelecek o çok değerli ve sahip olmanın çok büyük ayrıcalık olacağı hanedan mücevherlerini elde edecekken; bu bankerleri destekleyen mason teşkilatları ülke yönetiminde söz sahibi olabilecek; bu teşkilatları destekleyen İngiltere gibi devletler de bu topraklar üzerinde sömürebilecekleri sistemler kurabilecek; bu devletleri destekleyen dünyadaki banka sisteminin kurucuları da, toprağa değil paraya dayalı bir dünya imparatorluğu kurabilecekti.


Yani bir ''kazan-kazan'' denklemi. Ki dünya şuan da bu sistemle işler, unutmayın. Hiyerarşinin en altında bulunanlardan, en üstte bulunanlara kadar, sistem içerisindeki herkesin kazandığı bir denklemdir bu. Çünkü en alttakiler kazandıkça, üsttekiler de daha çok kazanacaktır. Tıpkı şu sanal marketing olayı gibidir bu.


Ali Suavi, Genç Osmanlılar cemiyeti içindeki en fazla dini eser veren  kişidir bu arada. Bursa Ulu Cami'nde vaazlar bile vermiştir hatta. Lakin 200 yıldır işler artık öyle namaz kılmak ve vaaz vermekle yürümüyor, zira inandığı şeyler aslında aynı olan insanlar ne yazık ki birbirinden kel alaka şeylere inanıp, kendi yollarından yürüyorlar yaklaşık iki yüz yıldır. Bu da, İslam coğrafyasına bırakılan ve etkisi ne yazık ki atom bombasından çok daha fazla olan fikir bombalarının sonucudur. Japonya'da çocuklar hala atom bombasından dolayı sakat doğarken, İslam coğrafyasında da maalesef bu fikir bombalarından dolayı hala elinde Kur'an lakin beyninde batılı fikirler olan insanlar yetişmekte. Bizim çocuklarımız onlarınkinden daha sakat doğmakta yani.


Ali Suavi, kendisini destekleyenlerden aldığı destekle kendisini destekleyecek 100-150 kadar adam bulur ve kafasına geçirdiği o koca sarığıyla, Çırağan Sarayı'nda tutulan sabık Sultan V. Murad'ı tekrar tahta geçirmek için, beraberindeki bu 100-150 kadar tetikçiyle teknelerle Çırağan Sarayı'na gelir. Sarayın etrafındaki korumaları etkisiz hale getirerek, V. Murad'ın odasına kadar girerler. Lakin V. Murad akli dengesi yerinde olmadığından, korkar ve darbecilerle gitmeyi reddeder.

Ali Suavi ve yanındakiler V. Murad'ı ikna etmek için epey zaman harcarlar ve sonunda Ali Suavi, sabık sultanın kolundan tutup onu dışarı doğru sürükler.


Lakin tam o sırada Beşiktaş Karakol Komutanı Yedi Sekiz Hasan Paşa ve beraberindeki birlik Çırağan Sarayı'na varır ve darbecilerden 60'ını öldürürler. Sarayın içine giren Yedi Sekiz Hasan Paşa, Ali Suavi'nin V. Murad'ı sürüklediğini görür ve elindeki sopayı Ali Suavi'nin kafasına öyle bir geçirir ki, Ali Suavi kafasındaki o koca sarıkla oracıkta ölüverir. Bu yüzden tarihe de ''Sarıklı İhtilalci'' olarak geçer ismi.

               Ali Suavi                                             Yedi Sekiz Hasan Paşa            

Yedi Sekiz Hasan Paşa, Çorumludur ve erlikten Paşalığa yani Generalliğe yükselen nadir kişilerdendir. Tarihe ''Çırağan Baskını'' darbesini engelleyen kişi olarak geçmiştir Yedi Sekiz Hasan Paşa. Bu topraklar üzerinde bir darbenin gidişatını değiştiren ''Çerkes Hasan'', bir darbeyi engelleyen ''Yedi Sekiz Hasan Paşa'' ve 15 Temmuz 2016 gecesi bir başka darbeyi engelleyen ''Ömer Halisdemir'', fikir bombasından aldığı şarapnel parçalarıyla sakat doğmamış ve GDO'lu ithal fikirlerle zehirlenmemiş olanlar tarafından asla unutulmayacaktır.


''Ama Boğaz Köprüsünde askerlerimizi kemerle dövdüleeerrrr, öldürdüüüleeerrrrr, kafasını kestileeerrrrr !!!!! ÜNLEMMMM !!!! ÜNLEMMM !!! '' kafasından, gözlüğünden, penceresinden bakanlardan bir tanesinden bile bu tarz şeyleri anlamasını beklemeyin, bakın uyarıyorum sizi. Bunlar fikir bombasının bu topraklardaki hala nefes alan artçı etkileridir. Onlar, oturdukları mekanda Kürtçe şarkı çıktığında ''kapatın şunu burası Türkiye Cumhuriyeti !!!! '' diye salya sümük akıtan, fakat iki dakika sonra aynı mekanda Rihanna, Eminem, Justin Bieber, Lady Gaga çıktığında ''ooo ses veeerrrr, yiiihhuuuuu, benim şarkıımmmmm :)))))))))))))))  '' diye ego ve özentilik orgazmı yaşayan, iki yüz''süz'' (iki yüzlü, fakat yüzlerinin her iki tarafı da diğerinden daha yüzsüz), fikir bombası çocuklarıdır.

Yedi Sekiz Hasan Paşa
Lafa gelince sosyal paylaşım sitesindeki hesabının önüne ''TC'' yazar, fakat ''TC''ye karşı yapılan batı menşeili her türlü hakarete hatta darbeye karşı selam durur bu gibi terliksi tek hücreliler. Saat 10 civarı ''Aha Tayyib'in ebesini belliyolaaarrr huhahıhooo XD XD '' diye orgazm çığlıkları atar, ertesi gün darbe önlenince ''ya bu devirde ne darbesi, biz tüm darbelere karşıyığaazz !! ÜNLEMM '' der bu gibi kafadan bacaklı fikir dölleri.


Çerkes Hasan'lar, Yedi Sekiz Hasan Paşa'lar, Ömer Halisdemir'ler, Sabri Ünal'lar ve iki yüz sonra ilk defa bir darbeyi engellemiş olan daha niceleri, virüs bulaşmamış kafalara ve kalplere sahip olan bu vatanın ve bu toprakların evlatları tarafından asla unutulmayacaktır.


Lakin yalnızca Çerkes Hasan'ı değil; hüseyin avni'leri de, midhat paşaları da;
Yalnız Yedi Sekiz Hasan Paşa'yı değil ; ali suavi'leri de;
Yalnız Ömer Halisdemir'i değil ; semih terzi'leri de unutmayacağımızı bir not olarak eklemek ve bir sonraki yazıda tekrar görüşmek üzere sevgili tank durdurucu arkadaşlar....


Bu arada unutuyordum, Çırağan Baskını adında bir mini dizi yaptı TRT birkaç sene önce. Çok keyifli ve kaliteli. İzleyin. Link

Çırağan Baskını Tanıtım

22 Mart 2015 Pazar

KANLI MEŞRUTİYET


Altı yüz yıllık bir devlet ve toplamda on sene süren iki Meşrutiyet dönemi...


Sultan Abdülaziz Han, Avrupa'yı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı idi. Avrupa'daki gelişmeleri bizzat kendi gözleriyle görmüş, bunun için de Avrupa'nın ilmini ve fennini öğrenmeleri için öğrenciler göndermişti. Lakin bu öğrenciler Avrupa'nın ilmi ve fenninden çok hayat tarzının, yönetim tarzının alınması gerektiğini savunmaya başladılar. Şaşalı Avrupa hayatına öylesine kapılmışlardı ki, artık tamamen Avrupalılar gibi giyiniyor, Avrupalılar gibi konuşuyor ve en önemlisi de Avrupalılar gibi düşünüyor ve inanıyorlardı.

Kraliçe Victoria Sultan Abdülaziz'i karşılarken
Jön Türkler, Genç Osmanlılar, Yeni Osmanlılar ya da İttihat ve Terakki, adına her ne derseniz deyin, her birinin amacı Avrupa'daki rejimi ve hayatı Osmanlı topraklarına getirmekti. Milliyetçilik akımının bu topraklardaki ilk savunucuları idiler.


O dönemin fikir zehri de buydu; milliyetçilik. Ve bu aydın görünümlü fikir tetikçileri, bu fitneyi Osmanlı'ya sokan kişiler oldular. Bünyesinde yüze yakın ulus bulunduran koca bir imparatorluğun içine milliyetçilik fitnesini sokmak, onun köklerine dinamit döşemekten farksızdır.


Midhat Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Tevfik Ebuzziya, Şinasi, Abdullah Cevdet, Yusuf Akçura, Prens Sabahattin gibi isimler ilk nefeste aklıma gelen isimler benim..

Namık Kemal
Milliyetçi aydınlar, özgürlük ve hürriyet adını verdikleri bir ütopya peşinde koşarak koca bir imparatorluğu parça parça ettiler. Başlarda muhalefette idiler ve mevcut yönetimi ''istibdat'', ''diktatörlük'' diye eleştirdiler hep. Sonra darbelerle başa geldiler ve istibdadın, diktatörlüğün görülmemişini yaptılar.


Her şey Meşrutiyet sevdası ile başlamıştı. Osmanlı'nın son döneminde yapılan iki büyük darbe olan Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid darbelerinin temelinde Meşrutiyet'i ilan ettirme amacı vardır.


Midhat Paşa, Sultan Abdülaziz'in Meşrutiyet fikrine karşı çıktığını bilir. Sultan'ın bu konudaki görüşü değişecek gibi de değildir. Bu yüzden yerine Meşrutiyet'i ilan ettirme vaadiyle yeğeni Sultan V. Murad'ı getirmeye karar verir topladığı cuntayla.


Batı meşeili bu paşa ve aydınlar, Avrupa tarihi okuyup, orada ''Fransız İhtilali''ni görünce, ağızlarının suyu akmaya başlar. Fransız ihtilalinin ''Özgürlük, eşitlik, kardeşlik'' sloganını kendilerine şiar edinirler. Bu yolun sonunda da, Fransız ihtilalinde olduğu gibi, en büyük hayalleri vardır; Cumhuriyet..


Hatta Midhat Paşa, sahip olduğu nüfuz ve arkasındaki özellikle İngiliz desteğine güvenerek o kadar küstahlaşır ki; ''Bugüne kadar Ali Osman oldu, bundan sonra da Ali Midhat oluversin'' diyebilecek raddeye varır. Böylesine büyük bir kibir sahibidir.


Ve nihayet bir gece yarısı birkaç yüz asker, ''padişahı koruma'' bahanesiyle Dolmabahçe'nin kapılarına kadar getirildi. Tam o sırada V. Murad'ın cülus topları atılmaya başlandı ve Sultan Abdülaziz; ''Görüyor musun valide, kendi elimle silah verdiğim askerler beni amcam Sultan Selim Han'a benzettiler, bunlar Murad'ın cülus topları'' dedi bu durum karşısında.


Sultan Aziz Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkarılırken, sarayda bulunan her türlü mücevher, her türlü değerli eşya yağma edildi. Hatta padişahın haremindeki kadınların küpeleri, takıları bile üzerlerindeyken alındı. Hatta Sultan'ın hanımı Neş'erek Kadın Efendi'nin üzerini örten şal ve kulaklarındaki küpeler, askerler tarafından alınmıştır. Bir İslam halifesinin, bir Osmanlı Sultanının hanımının üzerindeki şalı alıp, üstünün başının görünmesine sebep olacak kadar gözleri dönmüş, aşağılık insanlar güruhu tarafından yapılmıştır bu darbe.


Yalnız bu darbeden ne halkın, ne devlet ricalinin, ne de askerin haberi vardı. Hatta darbeden sonra halka ''Sultan Abdülaziz öldü, yerine Sultan Murad Han geçti'' diye tellallar gönderildi. Lakin ordunun Sultan Aziz'e sadık olması, halkın onu sevmesi, bu yüzden de halkın ve askerin sabık Sultanı tekrar başa getirebilme ihtimali nedeniyle, darbeci cuntanın tek çıkış yolu Sultan Aziz Han'ı katletmek idi.


Hatta bu yüzden halden sonra kendisini Topkapı Sarayı'na, Sultan III. Selim'in boğdurulduğu odaya naklettiler. Gayet açık bir mesaj verdiler yani, belki de o odada öldüreceklerdi ama yeğeni Sultan Murad'a başka bir yere nakil olmak isteğini iletince, kendisine Fer'iye Sarayı'nda bir oda hazırlandı.


Hal edilişinden yalnızca beş gün sonra, odasına giren pehlivanlar tarafından bilekleri kesilerek şehid edilir sabık Sultan. Kayıtlara; ''Tahttan indirilmenin teessürü ile intihar etmiştir sabık Sultan'' diye geçirildi. İlginçtir ki hanımı Neş'erek Kadın Efendi de bilekleri kesik halde ölü bulundu kısa süre sonra..

Serasker yani Genelkurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa, cesedi kontrol için gelen doktora; ''Ahmet Ağa, Mehmed Ağa değil, bir padişah bedenidir bu, her yerini gösteremem sana'' diyerek doktorun kontrolüne engel olmuştur. Çünkü Aziz Han hemen olay yerinde can vermemiştir. Hüseyin Avni Paşa sabık Sultan'ın perdeyle örtülmüş yüzünü açtığında, canlı olduğunu görür ve üzerini tekrar kapatır.


Konuyla ilgili dönemim Sadrazamı Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa şöyle der;
''Naaşı karakola getirmişler ve getirdikleri zaman hayat belirtileri mevcut imiş. Hekimler de karakola geldikleri zaman hayat belirtileri olduğunu tasdik etmişlerdi. O vakit bunu sordum. Fakat padişahın konuşmaya mecalinin olmadığı cevabını almıştım. Karakolda ne kadar yaşadığını bilemiyorum, zira ben sonradan gelmiştim ve bunu orada bulunan vükela, vüzera ve ulemadan öğrenmiştik.''

Çerkes Hasan
Çerkes Hasan, Sultan Abdülaziz'in hanımı Neş'erek Kadın Efendi'nin kardeşidir. Ayrıca padişah yaveridir. Sultan Aziz'in ve ablasının öldürülmesinden sonra, tüm bunların arkasında olan isimleri çok iyi bildiğinden eline silahını alır...


Midhat Paşa'nın konağıdır yer. Darbe cuntasının neredeyse tamamı o gün o konaktadır. Çerkes Hasan kapıyı tekmeleyerek içeriye girer ve toplantı yaptıkları salonu ''Davranmayın!'' diyerek basar. Tam karşısında duran Hüseyin Avni Paşa ve Mehmed Raşid Paşa dahil beş kişiyi oracıkta öldürür ve üç kişiyi de yaralar. Midhat Paşa'yı da öldürmek için kovalar ama başarılı olamadan askerler tarafından yakalanır.


Koca bir İslam Halife'si ve Osmanlı Sultanını, bir de ablasını öldüren bu gözü dönmüş, hırslarının ve arzularının kölesi, yabancı devletlerin de maşası olmuşların hak ettikleri cezayı kendi hayatı pahasına kendisi vermiştir.

Ertesi sabah ne bir mahkeme ne bir ifade olmaksızın, yahut kayda geçirilmeksizin Beyazıt Meydanında asılmıştır.


Kirli Oyunlar ve En Uzun Yüzyıl'ı izlemenizi tavsiye ederim konuyla alakalı.
En Uzun Yüzyıl'da bazı hatalar olmasına rağmen yine iyi niyetli, güzel bir çalışma yapmışlar. Sonuç olarak anlatmak istedikleri şeyi anlatmışlar, amaç yerini bulmuş yani.


Sultan V. Murad amcasına, bir Osmanlı sultanına, bir İslam halifesine yapılacak olan darbenin içinde yer aldığı için fena halde gerilir ve sinirleri bir hayli bozulur. Darbe gerçekleştikten birkaç gün sonra da amcasının öldüğü haberini alınca çok daha bozulur sinirleri. Bunun üzerine bir de Çerkes Hasan'ın Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Hariciye Nazırı Mehmed Raşid Paşa dahil beş kişiyi öldürdüğünü duyunca artık tamamen kaybeder kendisini.


Midhat Paşa'nın aldığı ''Meşrutiyet'' sözünü; ''Ben Meşrutiyet falan hatırlamıyorum'' diye her seferinde geri çevirmesinden ve içinde bulunduğu sinirsel bozukluktan dolayı yalnızca 99 gün tahtta kalır. Midhat Paşa'nın sonraki durağı, veliaht Şehzade Abdülhamid'tir. ''Eğer Meşrutiyet'i ilan edersen, seni tahtta geçiririz ve arkanda oluruz.'' der Midhat Paşa Şehzade Abdülhamid'e, o da kabul eder.


Yani Meşrutiyet sevdası Osmanlı'ya bir darbeye, bir Sultan ve bir Halife'nin canına, ardından gelen onlarca kişinin canına ve beş ay içinde üç padişah değişikliğine mal olmuştur. İlk Meşrutiyet, böylesine ihanet ve kan ile gelmiştir; ikincisi ise çok daha büyük bir ihanet ve çok daha fazla kan ile..


Altı yüz senelik bir devlet ve toplamda on sene sürmüş bir Meşrutiyet dönemi...
On sene süren Meşrutiyet döneminin ilk kısmı, I. Meşrutiyet..
Cebir ile Padişah hal edip, kanına giren, saray yağmalayan, kadınların ziynetlerine göz diken, batılı devletlerle işbirliği yapan, kendisine ekmek ve makam veren Sultanlarına ihanet edenlerin kendilerini ''aydın, batılı, ilerici, okumuş'' olarak tanımlayan adamların eseri olan ''İlk Meşrutiyet''..


Dokuz sene içinde parçalanacak olan imparatorluğu elinde bulunduran II. Meşrutiyet'in kapısını aralayan I. Meşrutiyet..